Cumartesi, Ocak 31, 2009 · Kategori: Arayan Adam

PRİMAT ÖRÜNTÜSÜ

Adamla Dostu vapura doğru söyleşerek ilerliyorlardı.  Epeyce yorgun görünen, sanki kentin son haline ve kendisine yapılan eklentilere(yan duvarlarına plastikten ve tenekeden oluşan sundurmalar çakılıp tüm bir duvar boyunca ucuz ve kalitesiz kabanlar, suni deri montlar asılmıştı) önünden yerlere tükürerek, çöp atarak gelip geçenlerin kural tanımaz vandallığına bakıp da derin bir yeise gömülmüş gibi duran güzel caminin yan tarafındaki  kısa bir tünelden oluşan geçidinden geçerek meydana çıktıktan sonra alt geçide doğru yöneldiler. Adamın aklına bir şey takılmıştı;                                                                                                                

“-Kimi insanlar vardır “dedi, ”seninle konuşurken gözleri sürekli senin yakanda, kaşında, kulağındadır. Sanki bir tarayıcıdan geçiyormuşsun gibi tedirgin olursun. Konuşmanı şaşırırsın, mantık dizgen bozulur.  Elleri de bulduğu potları düzeltir, yakandaki kepek tanesini  süpürür, kulağındaki bir saç kılını atar. Merak ediyorum, genetik bilimi oldukça ilerledi, acaba bu insanlarda mağara devri dönemlerimize ait bir gen mi kalmış, kuşaktan kuşağa geçirilmiştir. Hani belgesellerde izlersin, maymunlar birbirlerinin tüylerini düzeltir, parazitlerini ayıklarlar. Bu, sürünün birlikte yaşamayı düzenleyen önemli  davranış şablonlarından birisidir. “

Alt geçitte kalabalığın arasında ilerlemeye çalışıyorlardı. Geçidin iki tarafındaki dükkânlar  kapılarının önlerine ayrıca tezgâhlar kurmuşlar, taklit saat, tekstil ürünleri veya ayakkabıdan oluşan mallarını bunların üzerine yığmışlardı. İyice daralan yaya geçişinin orta yerinde de küçük seyyar tezgâhlarda veya ellerinde sergiledikleri  pil, cep feneri, taklit yabancı marka tıraşbıçağı, sahte yabancı sigara, çorap, şemsiye gibi şeyleri satmaya çalışan satıcılar durmakta ve geçmeyi imkânsız   hale getirmek için ellerinden geleni yapmakta idiler. Bu hengâmenin içerisinde umarsızca ilerlemeye çalışan yayalarsa kaosa daha da katkıda bulunabilmek için geliş ve gidişi ayrı yönlerden yapacaklarına, akıllarına estikleri gibi ilerliyorlar, karşı yönden gelenler birbirlerinin yolunu kestikten sonra boş bakışlarla yekdiğerine bakıyor ve kendisine yol verilmesini bekliyorlardı.  Bu beklentide haklı olup olmama gibi bir kriter söz konusu değildi. Herkes her şeye hakkı olduğunu düşünmekte idi.  Arkadan veya karşıdan gelenleri yok sayarak, dikkatini çeken bir şeye uzun uzun bakmak için tezgâh önlerinde aniden duranlar da ardlarında kendisinin tekrar yürümeye başlamasını bekleyen bir kuyruk oluşturuyorlardı. Dostu gülerek Adama baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti,

“-Haydi acele et, vapuru kaçıracağız” dedi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Perşembe, Kasım 4, 2008 · Kategori: Arayan Adam

[Dün koyduğum bölümün son kısmı çıkmamış, ekleyip tekrar koyuyorum. Düzeltir, özür dilerim. ]

 

Adam dostu ile konuşuyordu;

 

“-Bu gün Taksim’de Mahindra marka bir kamyonet gördüm” dedi.

 

“-Mahindra mı, hiç duymadım ?”

 

“-Ben de duymamıştım. Geçenlerde İnternette rastladım. Bir Hint Otomotiv markası. İthalâta yeni başlayan firmanın katalogunu gördüm. Çok güzel düşünülmüş modellerdi hepsi aslında. Klasik, yuvarlak hatlı, piyasadaki çift kabinli pikap modellerinden farklı, güzel ve özgün görünüme sahip modellerdi. Ama bir şey vardı gözü rahatsız eden. O şeyin ne olduğunu kestirememiştim…”

 

 

Dostu kulak kesilmiş adamı dinliyordu. Adamın zevkleri arasında otomobil son sıralarda geliyordu, bu nedenle Hint Otomotiv Sanayii üzerine gelişecek, muhtemelen sıkıcı bir monolog izlemeyeceğinden emindi.  Adam sözü, muhakkak hayatla ilgili bir ayrıntıya getirecekti. Adam, o güne değin binlerce defa rastlayıp da üzerinde hiç düşünmeden geçtiği ayrıntıları anlamlandırmaya başlamıştı ve bunu dostu ile paylaşıyordu.

 

Sert rüzgara karşı ilerleyen bir vapurun en üst kat güvertesinde idiler. Vapur dalgalara batıp çıkıyor, adamla dostu, oturdukları tahta koltuklarda sağa sola kayıp duruyorlardı. Rüzgâr öyle sert esiyordu ki gözlerini iyice kısmak zorunda kalıyorlardı. Kuru bir soğuk vardı ve farkına varmadan birbirlerine iyice sokulmuşlardı. Aşağıdaki kapalı salonların çok sıcak, koltuklarının da çok yumuşak olmasına rağmen onlar, en üst katta, soğuk havada, sert rahatsız koltuklara oturuyorlardı. Koltuklar;  çok sert, sanki dünyanın en ünlü ortopedistlerine ısmarlanmış da, onlar yıllarca üzerinde çalışmışlar ve ademoğlunun en rahatsız olacağı koltuk tasarımını bulmuşlar, bu tasarımın sonucunda da bir koltuk yapılmış olsaydı o anda  oturduklarından daha rahat olacağına kesin şahadet edecekleri ölçüde rahatsız idi. Yine de bütün bunlara rağmen adamla dostu burada yolculuk etmeyi seçmişlerdi. Bunca sıkıntıya rağmen burayı tercih etmelerinin elbet bir anlamı vardı ve bu anlam sorulduğunda her ikisinden de alınacak cevap; bu soruya alınabilecek en basit cevap olurdu: “burada yolculuk etmek hoşumuza gidiyor”.

 

Adam anlatmaya devam etti:

 

“-Bu göz rahatsızlığı örneğin bir başka ucuz cipi gördüğümde de olmuştu. Ünlü markalardaki her özelliği bir araya getirmişlerdi ve olmamıştı. İri, çirkin  bir vasıta  duruyordu karşımda. Bu sadece otomobillerde değil tabii, mesela Maltepe’de bir cami yaptılar. Çok büyük bir cami. Çok uzaklardan bile görülebiliyor. Ve nereden bakarsam bakayım gözümü rahatsız ediyor, tasarlanırken estetik hiçbir kaygı güdülmediği anlaşılıyor. Ne kadar iri olursa o kadar ihtişamlı olacağı düşünülmüş besbelli. Oysa Süleymaniye de  büyüktür, ama bakması zevk verir insana, çok güzeldir. Neyse Taksim’e gelelim. Kırmızı bir kamyonetti. İyice baktım; tek tek güzel parçaları vardı, ama bütün olarak güzel durmuyor, aksine gözümü rahatsız ediyordu. Eksik olan neydi biliyor musun?”

"-Neydi?"

 

“-Âhenk. Âhenk eksikti. Tek tek güzel parçalar bulunmuştu, ama bunlar âhenkli bir biçimde bir araya getirilememişti. Gelişmiş ülke tasarımcıları, gelişmiş bir kültüre sahiptiler. Bu kültür derinlemesine bir yapıda idi ve âhengi bulmayı sağlayacak alt yapıyı oluşturuyordu. Gelişmemiş ülke tasarımcıları ise sahip oldukları sığ kültürde âhengi keşfedecek derinliğe ulaşamıyorlardı.”

  

“- Peki ya bu topraklar, Süleymaniye’den bu yana ne oldu?”

 

“-Bu topraklar âhenk duygusunu birkaç bin yıldır keşfetmişti. Âhenk bir yandan da doğaya uygunluk demektir. Şelaleyi düşünsene. Şelaleyi bir sürü şey oluşturur, ortaya çıkan muhteşem bir görüntüdür. Bir de kentlerde belediyelerin süs için yaptırdıkları şelalelere bak. Doğal kaya yerine betondan yapılmış garip nesneler. Bunlara ilkel bile demek mümkün değil, zira ilkel adamın tüm yaptıkları doğaya uyumluydu. Âhenk duygusu olmayanlar âhenge düşman olurlar. Bu bir anlamda doğaya ve doğal olana da düşmanlık demektir. Beş yıl kadar önce Maltepe Camii’ne yaklaşan bir minibüste şoför ile yanındaki koltukta oturan arkadaşı söyleşiyorlardı. Arkadaşı; «Bu cami ne kadar güzel oldu değil mi? Süleymaniye’den daha güzel» deyiverdi. Şoför de hararetle onu destekledi. Gideceğim yere epey mesafe olmasına rağmen hemen minibüsten indim. Şimdi, buralarda âhenksizliğin âhenge karşı geçici başarılar elde ettiği bir süreci yaşıyoruz. Âhenksizlik hiçbir zaman kalıcı olamaz. Çünkü doğa her zaman kendisine karşı geleni düzeltir. “

 

Vapur iskeleye yanaşmak üzere yavaşlamıştı. Adam bu iskelede inecekti. Dostu ile vedalaştı;

 

“-Bir de âhenkli-âhenksiz insanlar var” dedi.

 

Elini salladı, merdivenlerden aşağı temkinli adımlarla inerek gitti.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Özel Arama
Özel Arama

Melanie_Safka_-_Look_What_They_ve_Done_To_My_Song_Ma
Yükleyen rakosky