Salı, Kasım 18, 2008 · Kategori: Atolye

Oğuz, bu anısını öylesine derine gömmüştü ki yıllar boyunca hiç anımsamadı, ta ki olmayacak bir yerde karşısına çıkıncaya kadar. Kentin ünlü otellerinden birisinde düzenlenen  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile ilgili bir uluslararası konferansta konuşmacıydı. Birkaç hafta öncesinden, geceleri titizlikle hazırlanmış, konferans öncesi iki geceyi hiç uyumadan geçirmişti Bu hazırlıkların geceleri yapılmasının nedeni; Efsun uyumadan hiçbir işe yoğunlaşma imkânının bulunmaması idi. Efsun,her dört  veya beş dakikada bir konsantrasyonunu bozacak bir soru soruyor veya bir sorun yaratıyordu. Oğuz,  işlerinin yoğun olduğu bir döneme rastlamasından dolayı gündüzleri de konu ile ilgilenemiyor, notları çantasında oraya buraya taşıyıp duruyor, duruşma aralarında , bir yerden bir yere giderken yolda, düzenlemeye çalışıyordu.  Akşamları eve geldiğinde Efsun uyuyuncaya kadar onunla oturuyor, o uyuduktan sonra da gün ağarana kadar çalışıyordu. Oğuz, ele aldığı konu ne olursa olsun, çok ciddiye alır, bütün ayrıntılarını arar, bulur, iyice ,derinlemesine hakim olmaya çalışır; hayatı son derece yüzeysel algılayan ve dikkat çekecek kadar sığ bir zihinsel yapıya sahip Efsun’la bu alanda da  çelişirdi. Konferansa bir hafta kala; Efsun evde durmamaya başlamış,  iki günlük periyodlarla uyguladığı ev gezmelerini her güne çıkartmıştı. Oğuz’a telefon ediyor, annesine veya kardeşine gelmesini söylüyordu. Oğuz çaresizlikle onun bu buyruklarına uymak durumundaydı, zira  Efsun’un günlerdir çok şiddetli bir kavga çıkartma ihtiyacı içerisinde bulunduğunu sezmişti. Onunla –en azından konferans bitene kadar- kavga etmemek zorunda idi. Kavga bütün enerjisini alıp götürüyor, kendisini çok  kötü hissetmesine sebep oluyordu. Aslında hiçbir zaman kendisinin başlatmadığı ve uzun süre Efsun’un çığlıklarla bezenmiş monologları şeklinde gelişen kavga, özenle seçilmiş yaralayıcı sözcüklerden bir kaçının hedefe saplanması ile iki taraflı bir hale geliyor, Oğuz’u da içine çeken bir anafora dönüşüyordu. Efsun çok usta olduğu ve bir hayli zevk aldığı bu alanda kontrolü ele alıyor ve yaralı bir hayvan tedirginliğinde kendisini savunmaya çalışan Oğuz’a soğukkanlı ve acımasız bir avcı gibi üst üste darbeler indiriyordu. Oğuz, bu tür kavgalardan sonra kendisini çok bitkin hisseder, bir-iki gün olayı aklında evirip çevirir, sorumlusu olmadığı, aksine mağduru bulunduğu kavgadan doğmuş da olsa; bir suçluluk hissinin tahrip edici yükünü taşımaya başlardı.

İşte, bu sebeplerden dolayı  ve aklının bir kısmının fakülteden sevdiği bir hocasının nerede ise zorlamaya varan ısrarı ile kabul etmek durumunda kaldığı bu konuşma meselesinde olması nedeniyle, Efsun’un bütün saldırılarını savuşturuyor, kavga teşebbüslerini karşılıksız bırakıyordu. Sonunda Efsun, onu tam da konferans gününün sabahında kıstırmayı başardı. Tam da Oğuz notlarını almış, hazırlıklarını düzene sokmuş, konuşmasına son şeklini vermişken ve bitkin bir şekilde saati kurmuş, kendisini iki saatlik bir uyku için yatağa bırakmak üzereyken. Kendisine ilgi göstermediği klâsikleşmiş savı ile giriştiği kavga denemesi, Oğuz’un burnunun büyüdüğü suçlaması ile gelişmiş, bütün ömrünün Oğuz ile onun piçine bakma uğrunda ziyan olduğu, ama  bundan sonra da ziyan olmasına izin vermeyeceği kalıp cümlesi ile devam etmişti. Cırtlak, tiz ve çok güçlü sesi Oğuz’un kulaklarında çınlıyor ve fizikî bir baskıya sebebiyet veriyordu. Oğuz bu rahatsızlığı fark edecek durumda değildi. Onun asıl endişesi; sabahın ilk anlarının sessizliğinde, evinden yayılan bu irkiltici sesin  bütün apartmanda, hatta sokakta yankılanması ve diğer insanlara vereceği  rahatsızlık üzerine yoğunlaşmıştı. Nitekim açılıp kapanan sokak kapılarının sesini duyduğunda; kendisini o kadar utanmış hissetti ki o güne kadar hiç sarf etmediği  ve aslında bu kadar çok etmenin bir araya gelmemiş olması halinde asla sarf etmeyeceği sözleri sarf ediverdi, olağandışı bir sakinlikte ve tane tane konuşarak :

“-Ömrünün bundan sonra ziyan olmasına izin vermeyeceksin madem, hemen boşanalım o zaman.”

Efsun’un haykırışı birden kesiliverdi. Bir sessizlik tiz çığlıklarla berelenen şafağı onarıverdi. Oğuz geri getirmeyi başardığı sessizlikte, kendisini her şeyden soyutlanmış bir vaziyette iyi hissediverdi bir an için. Efsun büyümüş gözleri, kasılmış çenesi, nerede ise morarmış yüzü, dudağının kenarında beliren toplu iğne başı büyüklüğünde beyaz köpük ile tam da kavganın ortasında iken bir mucize oluvermiş de o mucize onu donduruvermişçesine kalakalmıştı. Sonra, birdenbire, ağlamaya başladı. Efsun, kavgayı yeterli bulup, bitirmeye karar verdiği zaman finali bir ağlama ile bağlardı ama, bu seferki ağlaması değişikti. Üst dudağı içe doğru kıvrılmış, gözlerine bir çocuğun korkuya kapılmış bakışları konuvermiş, hiç ses çıkartmadan, içini çeke çeke ağlıyordu.  Oğuz, önce bu farklılığa şaşırmış, hemen ardından içini dörtnala gelen bir ordu gibi merhamet ve onun siyam ikizi pişmanlık  dalgaları istila etmişti. Efsun’a doğru elini uzattı, adetâ otomatik bir refleksle ona sarılma ihtiyacı hissetmişti. Efsun’sa olduğu yerde hiç kıpırdamadan omuzlarını kısarak boynunu içeri çekti. Oğuz ona vuracakmış da çaresizce bu dayağa katlanmak zorunda olan bir korkmuş  çocuk gibi. Oğuz, hem şaşırmış, hem de müthiş üzülmüştü. Açıkça farkında olmasa da çok etkili olduğunu bildiği bir silahı kullanmış, düşmanında beklediğinden ve kasdettiğinden çok daha büyük bir yara açtığını görünce de ne yapacağını bilmez bir hale gelmişti. Efsun, hüzün veren bir zavallılıkla arkasını dönüp yatak odasına giriverdi. Oğuz’u etkileyen, karısında o güne kadar görmediği bir hakikilikti. Efsun’un birkaç çeşit ağlama modeli vardı ve ağlamayı; genellikle kavganın bir aşaması, özellikle kavganın final gösterisi, istediği her hangi bir şeyi elde edemediği zaman Oğuz’u iknada kullandığı bir enstrüman, karı-koca arasındaki  iletişim biçimlerinden birisi gibi  günlük yaşam pratiğinde sık rastlanan bir durum olarak kullanırdı. Ama, bu seferkini Oğuz ilk defa görüyordu ve içi sivri bir bıçakla oyuluyormuşçasına acı çekmeye başlamıştı.

[Neden Efsun, Oğuz’un meslekî  kariyerinde olumlu bir gelişmeye yol açacak bir olayda tam bir sabotajcı gibi davranıyordu? Kaderini Oğuz’un kaderine iliştirmiş  bu kadın, onun başarılı olmasını neden istemesindi ki ? Bu, akla, mantığa, hayatın olağan akışına  sığmazdı. Doğru, sığmazdı ama, Efsun’un karakterinin malûl olduğu ruhsal sakatlık, sınır kişilik bozukluğu, başka bir mantığa sahipti. Efsun,  dehşetli bir terk edilme korkusunun tutsağı idi. Bu sebeple bir sürü çarpık mekanizma geliştirmişti; bunların en başta geleni;  kocasının gelişmesini engellemekti. Zaten bilgi ve kültür alanında fazlası ile açık olan aralarındaki mesafenin, kendisini geliştirerek kapanması yolu  yerine Oğuz’un gelişiminin önce durdurulması, sonra de kendisine doğru geriletilmesi yöntemini seçmişti ve  bu imkânsız olduğu kadar budalaca bir seçimdi.  Ama budalalık Efsun’un sahip olmaktan kaygı duyacağı bir nitelik olmamıştı hiçbir zaman. Efsun ayrıca, Oğuz’un içine girdiği herhangi bir sosyal çevre içerisinde saygı uyandıran, ilgi gören yapısını yakıcı bir hasetle kıskanıyor, böyle durumlarda derhal Oğuz’un kendisini kötü hissetmesini, aynı zamanda da küçük düşmesini  sağlayacağını varsaydığı bir müdahale geliştiriveriyordu. Zihninin alt tabakalarında her daim aç, kaygan ve soğuk bir yılan gibi dolaşıp duran terk edilme korkusunu Oğuz’u değersizleştirerek, aşağılayarak ve aşağılık bir konumda tutmaya çalışarak ödünlemeye çabalıyordu. Oğuz tarafından terk edilmek veya onun başkalarınca elinden alınması saplantısı, hasta bir çakal gibi içinde uluyup duruyor, bitip tükenmek bilmeyen saldırılarının enerji kaynağı oluyordu. Oğuz ise onun bu marazlı yapısından dolayı acı çekiyor, ona merhamet ve sınırsız hoşgörü gösteriyordu. Bu merhamet ve hoşgörü Efsun’u iyileştirecek yerde hiçbir müeyyide ile karşılaşmayan, aksine şefkat ve sevgi ile cevap bulan hataları, ruhundaki bozuk alanları daha da güçlendiriyordu. Kendisini bozuklukları ile tanımlıyor, bunlarla övünüyordu. Burada Oğuz’u suçlamak zorundayız; sabrının , dayanıklılığının, merhametinin ve  hoşgörüsünün, Efsun’u,  utanılası kusurlarını  meziyet görecek  bir yanılsamanın tutsaklığına yuvarladığını fark etmeliydi. Oğuz o kadar sakınıyordu ki Efsun'u, çok etkili olduğunu bilmesine ve gözüyle de görmesine rağmen, ayrılma konusunu müteakip 16 yıl boyunca bir daha kullanmadı. İkinci kez; Efsun'u uyarmak amacıyla, bir yeni yıl günü, aile toplanmışken çıkarttığı çok şiddetli kavga ve sarf ettiği son derece ağır sözler üzerine kullanmıştı. Nitekim o yıl bitmeden  sözünü tutmuş, kendisini hiç ciddiye almayan Efsun'u bir daha dönmemek üzere terk etmişti. 

 Neyse, lâfı yine çok uzattık ve  bir kukla tiyatrosundan nerelere geldik. Efsun’un zihninin katmanlarını ileride daha da kaldıracağız. Ne yazık ki Efsun kişilik sakatlıklarının en berbatı ile malûldü ve bu bozukluk hiçbir zaman tek başına musallat olmazdı insana.Yanında başka bozuklukları da getiriverirdi. Efsun’daki diğer hastalıklı alanları yeri geldikçe göreceğiz. Şimdi şu konferansı  bitirelim de kukla tiyatrosuna ve Gülhane Parkı’na geri dönelim. Bakalım, iyice karmaşıklaşan bu bölümü olayın akışına nasıl bağlayacağız.]

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Perşembe, Kasım 13, 2008 · Kategori: Atolye

Kukla gösterisini ilk defa görüyor değildi. Bir kez de annesiyle teyzesi onu götürmüşlerdi. Dört yaşında filân olmalıydı. Gösterinin sonunu çok iyi hatırlıyordu. Üç veya dört çocuktular gösteriyi izleyen, kukla kendisine dönmüş, eli ile işaret ederek; “- Sen, gel bakim buraya“ demişti. Oğuz gülerek kuklaya doğru yaklaşmıştı. Kukla, iki elini kasıklarına bastırmış ve Oğuz’un yüzüne işemişti. Bir kahkaha koptu. Oğuz, o kahkahayı yıllarca utançla hatırlamıştı. Kalabalık bir toplulukta bulunduğunda dikkat çekmemek  için özel bir ihtimam göstermesinin belki de nedeni buydu.

 

[Birdenbire Oğuz'un çocukluğuna bir dalış yapıverdik. Hiç yeri yokken nereden çıkıverdi ise. Ama  bir yandan da karakter yapısını açıklayan  bazı ipuçlarını yakalayabiliriz belki. Keşke aşık olmak için Efsun'u neden seçtiğinin izlerini de görebilsek. Belki de görürüz kim bilir ?]

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Salı, Kasım 11, 2008 · Kategori: Atolye

Gülüşerek Şark Kahvesi’ne geldiler, ağaçların arasındaki bu çay bahçesi en sevdikleri yerlerden biriydi. Dip kısmındaki   kukla tiyatrosunu Oğuz çocukluğundan hatırlıyordu. Parka çocukken iki- üç kez gelmişti. İlki bir okul gezisiydi. Otobüsler tutulmuş, kara önlükleri, beyaz yakaları ile bir sürü çocuk o anda gerçekte olduğundan da çok daha büyük olarak algıladıkları koca parkı baştan başa yürüyerek geçmişler ve kukla tiyatrosunun sahnesinin önüne  toplanmışlardı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Özel Arama
Özel Arama

Melanie_Safka_-_Look_What_They_ve_Done_To_My_Song_Ma
Yükleyen rakosky