“…Böyle olunca,yarı karanlık sınıfta, yarı uykulu bir halde, mütemadiyen not tutan öteki arkadaşlarımı seyrediyor, sıkıntıdan gelişigüzel hayâller kuruyordum. Tam yanımdaki arkadaşın tuttuğu notlaraister istemez gözüm takılıyordu: Şu anda ismini de hatırlıyorum, arkadaşım şimdi öğretmenlikten emekli olmuş Rânâ Okur idi, hayret ettiğim bir şey, tam benim aklımdan geçen veya hayâlettiğim şeyleri , bazan aynen bazan da az farklı olarak yazıp duruyordu :
«İnsan melekler gibi uçabilse , beyaz bir bulutun arkasına geçip aşağıları seyretse», «sağ taraftaki üç tane ağaç biraz ortada olsa etrafı daha güzel seyredebilir», «kanatlı küçük melekler dağ yamaçlarından su kenarlarına inerler…»
gibisinden pek çok cümle o anda veya birkaç saniye önce hayâlimden geçmiş bulunuyordu!Bunlara benzer, gene aklımdan geçen daha başka tek tek kelimeler üzerine inşa edilmiş daha başka cümleler de arkadaşımın yazdıkları arasındaydı ve ben şaşırmaya devam ediyordum… Bu küçük olgu’yu ne o arkadaşıma ne de başkalarına anlatmaya cesaret edebildim; çünkü o günlerde hepimiz yirmi yaşın birazcık altında, pek çok şeyi ciddiye almayan, alaycı, şakacı, birbirimize takılmak için fırsat kollayan gençlerden ibarettik. “
Yukarıdaki satırlar; İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nün unutulmaz hocalarından Prof. Dr.Sabri Özbaydar’ın 1986 yılında basılan “Eşik-Altı Uyarımlar” adlı kitabınıngiriş bölümünden. Hoca, öğrenci olduğu 1944’lü yıllarda kendisini çok etkileyen ve inanmayıp alay ederler korkusu ile hiç kimseye anlatamadığı bir anısını anlatıyor.
Hocasının slayt gösterisi de yaptığı için ışıkları kapattırdığı karanlık sınıfta, mırıldanarak anlattığı dersi pek de anlamadan dinlerken, dalıp gittiğine ve yarı uykulu hayâller kurduğuna inanan yazar, hayâllerine yanında not tutan arkadaşının defterine rastlayınca oldukça şaşırmış.Bu rastlantı 14 yıl sonra bu konuyu araştırmaya başlamasına ve sorunu çözümleyeceği bir kitap yazmasına neden olacaktı. Mesele bilincin tam algılayıp değerlendiremediği uyarımları değerlendirme yönteminde yatmakta. Gelen düzensiz ve anlamsızuyarımlara mantıklı bir karşılık arayan beyin, yukarıda anlatılan hayâlleri oluşturuyor.Bu sadece bir kişiye özgü de değil , o uyarımlara maruz kalan herkeste aynı tepkiyi veriyor.
Günlük hayatımızda bir çok uyarıma maruz kalırız, çoğu araştırıcı bunların binde birini bilinçli olarak algılayıp değerlendirdiğimizi, binde dokuz yüz doksan dokuzunu ise bilinçdışının algılayıp önem sırasına göre işlediğini öne sürmektedirler. Maruz kaldığımız uyarımların en fazlası bize görme duygumuz yolu ile ulaşmaktadır.
1910’lu yıllarda Takistoskop adlı bir cihaz kullanılmaya başladı. Bu cihaz saniyenin 1/3000’inde açılıp kapanan objektif kapağı ile görüntülü veya yazılı mesajlar yansıtan bir film projektörüdür. Bu cihazın reklâm sektörünce keşfi için 1957 yılına gelmek gerekti.
16 Eylül 1957 günü ABD’de, New Jersey Eyaletinin Fort Lee Kasabasında bir sinema salonunun sahibi James Vicary 6 hafta süren bir deney yapmıştır. Deneklerin sayısı oldukça fazladır: tam 45.000 kişi. Vicary; Takistoskop Cihazıyla filmin içine “Aç mısınız? Patlamış mısır yiyin”, “Coca-Cola için” yazılı mesajları yerleştirmiştir. Bu iki gizli mesajın sonucunda patlamış mısır satışları %57.5, Coca-Cola satışları ise %18.1 artmıştır.
Reklâmcılar hemen bu buluşu günlük yaşama uyguladılar. Bu gün Amerika Birleşik Devletleri’nde Takistoskop ile oluşturulmuş reklâmlar yasaktır. Ancak reklâm sektörü; bir çok dergi reklâmı, bilbordlar, ambalajlar gibi materyallerin üzerine yerleştirilen ve cinsellik, ölüm, doğum gibi gizli arketipik figür ve yazılar aracılığı ile birer kurbanlık koyun olarak ellerine teslim edilmiş zavallı tüketicilerin bilinçdışını etkilemeye devam etmektedir¹.
Türkiye’de ise bu konuda her hangi bir önlem bulunmamaktadır. Bu nedenle abur cubur yemekten, bol miktarda kola tüketmekten, cips tıkınmaktan şikâyetçiyseniz ve bir türlü buna engel olamıyor iseniz siz muhtemelen bir eşik-altı uyarım kurbanısınız. Bir süre televizyon seyretmediğinizde, haydi bunu yapamadınız, reklâmları izlemekten kaçındığınızda eski iştahınızın kalmadığını göreceksiniz.
¹ Eşik-Altı uyarımlar sadece bu tür zarar verici eylemlerde kullanılmıyor elbette. Bu yolla bilinçdışına bir çok olumlu mesaj vermek ve kişinin özgüveninin, mücadele azminin artmasına katkıda bulunmak da mümkün. Bu konuda internette “subliminal” yazılıp arandığında ilginç bilgisayar programları bulunabilir.
Çocukluk bayramlarımda şaşmaz bir uygulama vardı. Arife gününden yola çıkar halama giderdik.Gece orada kalındıktan sonra, birinci günü hava kararmasına yakın yola çıkıp eve dönerdik. Bu o kadar kararlı bir uygulama idi ki aksininteklif edilmesi bir yana, düşünülmesi dahi yasaktı. Bu bayram uygulamalarıbir ziyaretten çok bir cezanın infazı mahiyetindeydi bizler için. Bizler kapsamına beş kişilik ailemizin baba dışında kalan dört ferdi de girerdi. Halamın o kasvetli evi, çocukluk coşkumuzu baskı altında tutmamız tembihi, büyümüş de küçülmüş rolü yapmamız zarureti, iki günün geçmek bilmemesi ile sonuçlanırdı. Kendisini kocasına köle, kardeşine ise kul olarak tayin etmiş olan halamın kesintisiz telâşı, beceriksizliği bizi bayram yemeği dışında eğlendiren tek şeydi.
Tutumluluğunun sınırlarını eli sıkılık, cimrilik, nekeslik ve benzeri tüm deyimlerin karşılamakta aciz kalacağı kadar geniş bir boyuta taşımış olan halam, bizi eşyalarına bir zarar vermememiz için sürekli göz altında tutar, bu arada kocasına ve babama hizmet etmek için çırpınırdı. Zaman geçmek bilmezdi. Geçen bayramdan beri biriken ve halamın özenle katlayıp yatak odasındaki gardrobun üzerine koyduğu gazeteleri önüme koyar en ufak ayrıntılarına kadar okuyarak sıkıntımı dağıtmaya çalışırdım. Akşam olup da hava tamamen karardığında; siyah bakalitten düğmesi çevrilen piyasada bulunabilecek en düşük wattaki ampulün, ölgün bir ışıkla aydınlattığı salonda dakikaların geçmek bilmediğibir radyo dinleme seansından sonra –en ufak bir ses bile çıkartmamız yasaktı bu seanslarda- erkenden yatardık.
Biz üç çocuk için misafir odası adı verilen ve hiç kullanılmayan, aslında salonun camlı kapılar ile ayrılmış bir bölümü olan odaya bir yatak serilirdi. Ve sabaha kadar sürecek olan eziyet başlardı. Uykusunun ağırlığı ileride başına bir sürü dert gelmesine yol açacak erkek kardeşim mışıl mışıl uyurdu ama, kız kardeşimle ben her saat başı uyanır, sonra güç bela tekrar uykuya dalardık. Elbette bunu yerimizi yadırgadığımızdan yapmıyorduk. Duvarda asılı kocaman pandüllü saat her saat başı saat kaçsa o kadar çan sesi çıkartarak çalardı. Ben beşten sonrasına dayanamaz sabahın köründe ayağa dikilirdim. Bir saat kadar sonra bütün ev ayakta olurdu.
Kurban bayramı sabahlarında kahvaltı hazırlanmazdı. Ellerimize , örtü, sini, tencere gibi şeyler tutuşturulup aşağıya götürmemiz söylenirdi. Aşağıda,kömürlüklerin önünde, kuyunun başında bir gün önce kısa bir süre görmemize ve sevmemize izin verilen zavallı kurban kesilir, derisi yüzülür ve parçalanırdı. Komşulara gönderilecek bölümler ayrıldıktan sonra kalan etleri yukarıya taşıma görevi de biz çocuklara aitti. Halamla annem mutfakta etleri küçük parçalar ayırırlar ve hemen kavurma pişmeye başlardı. Halam, beceriksizliğiyle taban tabana zıt bir ustalık ile başka bir yemeği hazırlamaya girişirdi: Sura.
Koyunun kaburga kısmını alır, et ile kemiğin arasını bir cep gibi açar, içine pirinç, baharat, kavurma, kuşbaşı ciğer doldurur, sonra yorgan iğnesi ve ipliğiilecebin ağzını dikerdi.
İşte o yemek sofraya geldiğinde yaşadığımız bütün sıkıntıyı unuturduk.
Öyle bir lezzetti ki; bunca eziyetine rağmen kurban bayramlarını ve halamın evini iple çektirirdi bize.
Son surayı yediğimden beri belki kırk yıl geçti, tadı hala damağımdaki yerini korumakta.
Son zamanlara kadar gizliliğe dikkat ederek adeta yer altında faaliyet gösteren tarikatlar, gübre yığınında çoğalıveren mantarlar gibi ortaya saçılıverdi, o kadar rahatladılar ki artık tarikat içi kanlı hesaplaşmaları, cinayetleri, linçleri dahi televizyonlardan görüntülü izler olduk.
Tarikatların bu yaygınlığının başta siyasal olmak üzere, sosyal, ekonomik, kültürel sebepleri elbette vardır. Ancak bu yazıda transferans / kontrtransferans mekanizmaları çerçevesinde mürid-mürşid ilişkilerini ele almak istiyorum.
Çarpıcı bir örnek olarak önce bir tarikatın internet sitesinde yer alan ve "Müridlerinin Dilinden Efendimiz" başlığı altında tarikat liderine yönelik olarak yayınlanan bazı ifadeleri görelim:
"Aşkın ve muhabbetin kalbimizde daim olsun. Gönüller Sultanı Efendimiz, Hidayet çağının nurlu yüzü, insanı insan yapan değerlerin tek sahibi, dağıtan tek kaynağı.”
"Vazgeçmedin ey Allah'ın Resûlü, bizden hiç vazgeçmedin! Ne yaparsak yapalım; kınamadın, yermedin. Bizi hep sevdin ve umutla, düzeleceğimiz günü bekledin."
" Ne sorarsan sor, anında cevap. Bu kâinatın bütün ilminden sor, yetmez bizim bilmediğimiz, görmediğimiz âlemlerden sor, cevap hazır."
"Düşünüyorum da, Efendimiz'e tâbî olmadan önce, dünyanın bütün yükünü sırtımda taşıyormuşum. Meğer, ne çok derdim varmış! Gerekli gereksiz ne varsa, takılmışım, yüklemişim omuzlarıma. Zaman gelmiş, ezilmişim; zaman gelmiş, isyan etmişim. Şimdi öylemi ya! Efendimiz'in himmeti ile Allah!a dost olmayı öğrendik. En ufak sıkıntıda seccadeye oturup, Rabbimize ulaştırmayı, O'nunla dertleşmeyi öğrendik."
"GönderAllah'a, ne dert kalır ne tasa!"
"Bir de Efendimiz'e telefonda ulaşmak var. Kendilerine ulaşma fikrini kafamda tasarladığım an, dizlerimin bağı çözülür, kalbim ağzımdan çıkacak gibi olur. Öyle hızlı çarpar ki; sesini kulaklarımla duyarım. Bütün vücudum titremeye başlar. [...] Ne ömrüm, ne malım mülküm, ne eşim, ne evlâdım, ne anam ne kardeşim... Hiçbir şey yok, yok gözümde. Allah var, Efendim var, ben varım. "
"Gel desin, gelirim; öl desin, ölürüm.Anlıyorum ki artık ben, bana ait değilim; sadece O'nunum. Bunun adı aşk. Ama sokaklarda satılan aşklardan değil. Bu İlâhi aşk. Anlatılamaz, sadece yaşanır[...] Ortak bir sevgi. RESÛL SEVGİSİ. Sanıyorum bunun adı Himmet olsa gerek."
"Ben O'nu çok özledim; ama çok özledim. En çok, en çok o bembeyaz, buram buram gül kokan ellerini öpmeyi özledim."
Evet, ifadeler aynen böyle, Allahın Resûlü olarak niteliyorlar adamcağızı. Adamcağız diyorum bu bey iyi eğitimli, birikimi olan, devlette üst düzey bir uzmandı zamanında, etrafında toplananlar sayesinde giderek boyut değiştirdi, efendi olduğuna inandı, sonunda da peygamberliğini ilan etti. Her ne kadar doğrudan peygamber demeye çekiniyorsa da "resûl"lük iddiasından bir adım bile geri atmıyor ve Allahın kendisine kitap yazdırdığını, huzuruna çıkıp çıkıp geri döndüğünü, Allahın yanında İsa, Muhammed, Musa Peygamberlere imam sıfatı ile namaz kıldırdığını gayet kesin bir tavırla beyan ediyor.
Ekim 1996 ‘da bir televizyon programında seyrettim, o programın ardından bant çözümünü içeren ve program yapımcısı tarafından çıkartılan kitabı da sitesine koymuş ardından da bir cevap döşenmiş; kendisi hakkında bir dörtlü grup tarafından kararlar alındığını ve bu grubun mümkün olsa idi kendisini “deli” olarak ilan edip, Allah tarafından kendisine emredilen açıklamaları yapmasına mani olma temel hedefini güttüğünü yazmış.
Bu grup üç profesör ile bir sunucudan oluşuyormuş. Bu grubun kurduğu tuzağı Allahın kendisini uyarması ile boşa çıkarttığını da eklemiş.
O programda; elinde 5-6 polaroid resim, bir de rapor olduğunu söylediği kâğıtlar, resimlerde görünen, başının üzerindeki beyaz dairenin fotomontaj olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. Raporların Almanya'daki çok ünlü bir fotoğraf laboratuarı tarafından verildiğini söylüyor ve fotoğraflarda ekleme, montaj, vb efekt kullanılmadığının kanıtlandığını ısrarla belirtiyordu. Fotoğraflarda başının üzerinde beyaz, bir simit boyutlarında, dumana benzer bir hale görünüyordu. Belli ki kendisinin kutsal bir şahıs olması hasebiyle Allah tarafından başının üzerinde bir hale ile işaretlendiğini anlatmaya çalışıyor, ama bu kadar açık konuşamıyordu.
Yalnız bir ufak mesele gözümden kaçmadı değil; nedense resimlerdeki hale bir türlü kafasının üzerine tam olarak oturamamıştı. Bir resimde sağ kulağının üzerinde park etmiş, diğerinde enseye doğru iyice kaykılmıştı. Bir başkasında hale önden gidiyor, hocamız haleye kaçırdığı trenin ardından bakan bir yolcunun mahzun ifadesi ile bakıyordu. O tartışma epey ilginç bir tartışma idi, zavallı hoca belli ki şizofreni illetinin derin koridorlarında yalpalıyor, gerçekle gerçekdışı arasında yolunu bulmaya çalışıyordu, yalnız olsa belki kendi felaketini sessiz sedasız yaşayacaktı, ama çevresinde bir sürü mürid onu oradan oraya sevk ediyorlardı. Son görüntülerinde zavallıcık turşu küpü gibi koca bir kavuk geçirmiş kafasına, adını da değiştirmiş ve lafı durmadan döndürüp dolaştırıp bir mürşid bulunmasının şart olduğuna getiriyor (burada sapan yapıp cam kırma obsesyonu olan delinin fıkrasını hatırlamak serbesttir). Bunun da çaresini göstermiş: "hacet namazı" . Bu namaz kılınıp dilek tutulacak, dilek mürşid bulunması ise mürşid kendisine bildirilecek.
Aslında kendisinde kusur bulmak da zor, böyle bir mürşid bulmak için yanıp tutuşan insanlar var.
Şu ifadeler onların duygularını çok güzel anlatıyor :"Düşünüyorum da, Efendimiz'e tâbî olmadan önce, dünyanın bütün yükünü sırtımda taşıyormuşum. Meğer, ne çok derdim varmış![...]Gönder Allah'a, ne dert kalır ne tasa!" İşte bütün anahtar burada, sırtındaki yükleri taşımaya gücün yetmediğinde onları birisine transfer et. Çocukluk dönemlerinde olduğu gibi. Süper güçlere sahip birisi onlara çözüm yolu getirsin. O zaman bir mürşid lazım. İşte bu iki karakterin yolları kesişir bir gün. Gerçeklik duygusu kaybolup, illetinin pençesinde umarsızca kıvranan adamcağızın karşısına bir başka zavallı çıkar, hayatın sorunlarını taşımaya gücü yetmeyen potansiyel mürid. Ve onu üstün (ilahî) güçlerle donatır. Aslında istediği tanrı yaratmak ve ona kul olmaktır. Ama bu birden olmaz, aşama aşama buna doğru gidilir (dünyada birçok örneği var mürşid sonunda tanrılığını ilan eder, daha doğrusu kulları tarafından ettirilir). Bizim zavallı da bu yolda ilerlemektedir. Şimdilik peygamberliğe terfi etmiştir.
Elli yıl önce olmuş ve birinci ağızdan dinlediğim bir olay da müridlerin mürşidlerine mucizevî güçler atfetme çabalarına bir örnek teşkil edecektir. Isparta'da görevli bir subay ile eşi o gün meraktan halkın arasına karışmış, yol kenarında, gelecek olan mürşidi beklemektedirler. Mürşid biraz sonra bir arabanın içerisinde gelir. Binlerce kişi yol kenarından haykırmakta, ağlamaktadır. Birisi:
"-Uçarak geldi" der. Bu kısa cümle hızla ağızdan ağza bulaşmaya başlar.
Subayın eşi gözlerinin önünde olan bu acayip yalana itiraz eder ; "-Ne uçarak gelmesi, işte araba ile geldi "der. Ama kocası kitle psikolojisinden anlamaktadır, karısını derhal oradan uzaklaştırır. Uçarak gelmiştir mürşid ve artık hiç kimse bunun aksini söylemeye cesaret edemez. Esasında gerçek umurlarında da değildir müridlerin. Efendilerinin uçması daha çok işlerine gelmektedir.
Burada efendi ile kulları arasındaki ilişki aslında girift, karışık bir ilişkidir. Görüntüde efendi kullarını yönetmektedir. Gerçekte ise kulları efendilerini yönlendirmektedirler. Ona atfettikleri özellikler efendi tarafından benimsenmekte, içselleştirilmektedir.
Artık dönüşü mümkün olmayan bir sürece girilmiştir. İki taraf da ihtiyacını karşılamakta, birbirlerinden beslenmektedirler.
Aslında tarikat liderleri gözden geçirildiğinde en donanımlılarının yukarıda söz ettiğimiz bey olduğu görülür, diğerlerini bir hatırlayalım. Karpuzculuk yaparken kendisini bir anda mürşid makamında bulan ve buna kendisinin de ne inandığı, ne de hazır olduğu belli olan şeyh efendi, sivilceli bir kızcağızın sivilcelerini tedavi amacı ile kapısına yazıldığı ve erotik filmlerin senaristlerinin dahi tasavvur edemeyeceği olaylardan hatırlanabilir.
Adam müridlerini toplamış; müridler hay kay diye göğüslerini bağırlarını tokmak gibi yumruklarla dövüp, başlarını dakikada 60 ritmin üzerinde çalkalarken (bu ritmi geçtikten sonra şuurun bozulduğunu nörologlar ifade etmektedirler ve bu uygulama tarikat ayinleri yanısıra rock ve metal konserlerinde de kullanılır ) bizim mürşidin cep telefonu çaldı, o gayet sakin açtı telefonu ve sırıta sırıta sohbetini yaptı. Bir başkası (yine o kızcağıza sorunlarını çözme bahanesi ile tecavüz ederken yakalanmıştı) o saçı sakalı birbirine karışmış tarikat lideri hakkında zaten yorum bile yapmaya gerek yok, onun hakkında en sağlıklı değerlendirmeyi primatologlar yapabilir dense hiç kimse itiraz etmez.
Bir başka mürşid daha hatırlıyorum ki içlerinde en sevimlisi odur. Müridlerinden birisi, bir astsubay ;
" -Her şeyi bilir" diyordu, "-Bana izin dönüşünde o gün birliğime gitmememi söyledi, ben de bir gün sonra gittim, hiç bir şey olmadı, efendi hazretleri biliyordu, beyin gücü ile etkilemişti.."
böyle böyle oluşuyordu efsaneler. Ama o şeyh çok neşeli idi, hatta kaçıktı iyice, arkasında saf oluşturup namaz kılan müridlerinin namaz esnasında aralarına karışıyor, hiç beklemedikleri anda bir omuz atıyor, domino taşları gibi art arda devrilmelerini kahkahalarla izliyordu. Secdeye varanlara ise usulca yanaşıp makatlarına parmak atıyordu. Düşünebiliyor musunuz? Kıkır kıkır gülüyordu ardından. Bu hocanın pek sevdiği bir şey de müridlerinin "muz yalamak" tabir ettikleri eylemdi. İşleri bitip dağılırlarken son bir kaç müridi ile beraber yalnız kalan mürşid, ellerini öpen müridlerine:
"-Yok, elimi değil, hani öpüyorsunuz ya, onu..."
Diyor ve önünü açıyordu, müridler de penisini öpüyorlardı efendilerinin.
İnsanın bu hallere gelmesi kimi zaman elbette canımı sıkmıyor değil ama her şey bir akıllı adamın bundan yüz yıldan fazla bir zaman önce dediği gibi:
*Bu yazı Ağustos 2006’da bloga alınmış daha sonra 12/09/2006 tarihinde Milliyet Blog içinyukarıdaki şeklini almış, son bölümünün yayın çerçevesine uygun olmadığı gerekçesi ile yayınlanmamıştır.