Pazartesi, Ocak 7, 2008 · Kategori: Mizah

Ne zaman yanıma oturdu, nasıl söze başladı hatırlamıyorum. Trende her sabah olduğu gibi işe gidiyordum. Yanıma yaşlı, iki büklüm bir adamın oturduğunu fark ettim belli belirsiz. Ben gazeteme dalmıştım diğer günler yaptığım gibi. Elimde kalem, gazetenin at yarışı ilâvesi üzerinde çalışıyorum. Yol bitene kadar futbol bahislerini de bitirmiş olurum diye düşünüyordum. Sigarayı bıraktığımdan beri altı yıldır böyle. Günde bir paket sigara parası kadar bahis oynuyorum. Bütçe kısıtlı olunca iyice çalışıp tek tek tesbit etmek gerek. Bakarsın bir gün büyük ikramiyeyi tuttururum. Kısmet. Ama tabii amca bırakırsa. Ne mümkün ? Bir konuşmaya başladı, sanırsınız kucağıma bir kedi oturmuş mırıldıyor. Bir iki kere, o da nezaketen  ‘haaa’, ‘hıı’ gibi ünlemler çıkartıp tekrar gazeteye dönüyorum, ama kendimi bir türlü veremiyorum, çaresiz dinlemeye başladım. Amca çok çökük görünüyor, ama o kadar da yaşlı değilmiş. Altmış yaşını yeni bitirmiş. Benden onüç yaş büyük yani. On yıl önce boşanmış. Karısı evlerden ırak tam bir felâketmiş.

 

 “- Beni kuruttu” diyordu, “-Perme perişan etti, dır dır dır, vıdı vıdı vıdı, dur durak bilmez. Ona bakarsan dünyanın en sefil adamı benim. Bütün suçları ben işledim, bütün kötülükleri ben yaptım, eğer hava soğuk da o üşüyorsa sebebi benimdir, sivrisinek ayaklarını ısırdı ise benim yüzümdendir. Ayrıca ben beceriksizlikte bir dünya markasıyımdır, hiçbir işi beceremem, üstelik de tembelin, hımbılın, pısırığın önde gideniyimdir. Neyse fazla kafanı şişirmeyim beykardeşim tam yirmi beş yıl ben bu kadını çektim. Nasıl çektim, neden çektim onu da bilmiyorum.  Sonunda dayanamadım bir gün bıraktım evi çıktım, bir daha da aramadım. Zaten babasından emekli maaşı alması için daha önce dümenden boşanmıştık. Neyse uzatmayayım…”

 

Uzatmayayım diyordu ama uzattıkça uzatıyordu. Üfleyip püflüyordum ama anladığı yoktu, anlatmaya devam etti;

 

“- Ben bundan ayrılınca bir ara bunalıma girdim. Evden çıkasım gelmiyor. Zaten hanım ne dost bırakmış bende, ne akraba, doğal afet mübarek. Bir ara Kızılay’a müracaat ettim, bana afet yardımı verin dedim, ama vermediler. Şaka, şaka öyle yüzüme bakmayın. Neyse efendim ben böyle bitmiş, tükenmiş, yapayalnız kalakaldım. Günlerce evden çıkmıyorum. Gelenim gidenim de yok, zaten ben de kimseyi görmek istemiyorum. Sanki insan içine çıkmaya utanıyorum.Yıllarca dinleye dinleye dünyanın en aşağılık mahlûku olduğuma ben de inanmışım meğer.  Rahmetli annemden kalan bir bodrum katında yaşıyorum, lâğım faresi gibiyim.”

 

“-Estağfurullah” dedim refleks olarak.

 

“-Yok yok gerçekten öyle, günde dört pakete yakın sigara içiyorum, yaz olsun kış olsun camı pencereyi de açmıyorum. Perdeler de sıkı sıkıya kapalı, ne güneş, ne hava ne uyku, ne doğru dürüst yemek, zombi gibi oldum böyle, arada bir kapıya pazarlamacılar, tanıtımcılar geliyor ben bunlara kapıyı açmamla bir adım geri sıçrayıp, pardon deyip kaçıyorlar. Anla artık nasıl görünüyorum. Ayda bir kere filan dışarı çıkıyorum, o da emekli maaşımı almak için, o gün erzak, sigara toptan alıyorum, ondan sonra kapanıyorum eve, diğer maaşın günü gelene kadar. Bir gün yine böyle maaşımı almış, yiyecek bir şeyler almak için sabit pazarda geziniyorum. Eski bir arkadaşıma rastladım. Ben görmezden geldim, durup konuşacak hiç halim yoktu. Böyle münzevî hayatı yaşamaktan yaban tavşanı gibi ürkek olmuşum, insanlardan kaçıyorum. O zorla yanıma geldi;

 

‘Yaa iki saattir bağırıyorum, görmüyorsun’ dedi. ‘Ne bu halin, berbat görünüyorsun’ dedi.

 

Meğer bende bir konuşma arzusu, ihtiyacı birikmiş. Bir açıldı çenem…”

 

“-Açılış o açılış galiba” diye geçirdim içimden,  o devam etti;

 

“-Orada balıkçıların karşısında banklar var, oturduk banklara. Ben son zamanlardaki hayatımı anlattım. O işaret parmağını iki yana sallayarak;

 

‘Sen yanlış yapıyorsun böyle olmaz, insan insana muhtaçtır, çık gez dolaş’ diyordu. ‘Hadi çıkamıyorsun bir bilgisayar al, gir internete, orada sohbet odaları var, sohbet et, poker oyna, sıkılırsan çıkarsın, arkadaş bulma servisleri var, aysiku var, arkadaş bulursun, karşılıklı sohbet edersin, beğenmedin çat kapatırsın kardeşim.’.

 

O sıralar yeni yeni yaygınlaşıyordu internet. Duyuyor ama ilgilenmiyordum.

 

Benim eski arkadaşlarımı gördüğüm yok, nerde kaldı yeni arkadaş bulayım’ dedim.

 

‘Yaa anlamıyorsun ‘ dedi, göz kırptı ‘Bu öyle arkadaş değil, hanım arkadaş, ben bile oturduğum yerden neler götürdüm şaşarsın’ çapkın çapkın kıkırdadı.

 

Ben böyle çapkınlık mevzularına falan hiç girmem, girilmesini de sevmem ama  uzun zamandır elim kadın eline değmemiş, zaten evliyken de yengen öyle yanına sokmazdı beni, cins kısraklar gibi senede üç bilemedin dört kere, anlarsın ya, yani afedersin…”

 

“-Oohh aile mahremiyetine de girdik” diye geçirdim içimden o iyice kaptırmış kendisini, anlatıyordu;

 

“-Ben dedim ya çapkın birisi de değilim. Kadın diye bir tek bizim hanımı görmüşüm o da böyle cins çıkınca içimdeki cinsî arzuları bastırmışım, ama artık nasıl bastırmışsam sanki içimde bir bombanın pimi çekildi, bana bir canlanma geldi.

 

 ‘Nasıl oluyor bu aysugu dediğin?' diye sordum, içimde bir kıpırtı başladı ki anlatılır gibi değil. 

 

‘Aysugu değil, ay-sii-kuu, kayıt oluyorsun, kriterlerini belirliyorsun, işte  efendim ben böyle, kırk yaşında, şurada oturan, şu kiloda, şu boyda, şuna meraklı, şu zevkleri olan bayan arıyorum diyorsun, makine sana bir sürü bayan getiriyor, sen  tıklıyorsun sohbete başlıyorsun, sonrası sana kalmış…’

 

öyle bir anlatıyor ki ben böyle ağzım açık dinliyorum. İçimde bir hoşluk, bir heyecan, yıllardır hiç böyle hissetmemişim kendimi, bana bir haller oluyor ki anlatılır gibi değil. Arkadaşıma sarıldım, ne zamandır ilk defa bir insana dokunuyordum, ama bu onun pek hoşuna gitmemişti. Bunu yüzüne buruşturmasından anlamıştım, haklıydı da, zîra aylardır yıkanmamıştım. Doğru kitapçıya uğradım, İnternet Rehberi diye bir kitap buldum, oldukça da pahalı bir şeydi paraya kıyıp aldım, içimde bir kıpırtı, kendimi eve attım. Kitabı iyice hatmettim. Aysiku nedir, nasıl profil oluşturulur, eksplorer ne işe yarar, netskap navigatorle farkları nelerdir, çözünürlük ayarları nasıl yapılır bir iyi öğrendim.

 

Yemedim içmedim evden fırlayıp doğru aşağı caddedeki internet kafeden içeri daldım. Bir masaya oturdum. Aysikuyu açtım hemen, kaydoldum. İngilizce bilmiyordum o zamanlar, gerçi şimdi de bilmem ama internette işimi görecek kadar bilirim. Kitaptan bütün aşamaları ezberlemiştim. İlk gün tam bir fiyaskoydu. Neden dersen mimozayı çok sevdiğimden,bir de hani kadınların hoşuna gider diye kendime nik olarak hüzünlü mimoza demiştim. Aman beyfendiciğim meğer bu tür çiçek isimleri kadınlara aitmiş, nereden bileyim ben. Profilimi de açık oluşturmuşum, isteyen kaydediyor.

 

Birden böyle zonkk diye bir ses çıkmaz mı, ben zıpladım, evet bizde mücerret bilgi kuvvetli olmasına kuvvetli de, işte böyle müşahhas durumlar da var, ben bu ses de neyin nesidir derken yanımdaki bilgisayarın başında oturan sivilceli sıska oğlan,

 

’Hacı amca, iletin geldi, açıp baksana” dedi, Hacı Amca demesi; ben o dönem tıraş mıraş olmayı iyice boşlamışım, ondan.

 

Sakalım nerede ise göbeğime değecek, bir cübbe uydurup bir de sarık taksam sokakta en az on-onbeş kişi ‘İşte şeyhimiz budur’ deyip peşime takılır o kadar yani. Neyse ben hoplayıp iletileri açmaya başladım merak ve heyecanla, nasıl böyle, kalbim güm güm atıyor. Palasalihler mi ararsın, Koçkayalar mı ? İnternetin ne kadar erkek mensubu varsa benim profilime hamle etmekte. İlk soruları da şu :

 

’Bayanmisin’ ?

 

Yekten konuya giriyorlar yahu. Türkçe harfler de o zaman pek kullanılmıyor böyle  internette. Dilimizi turist gibi yazıyoruz. Biri tutturdu :

 

‘Sen bayansin, soylemiyorsun’ diye,

 

ben de sordum;

 

‘peki sen bayan mısın ?,

 

cevap geldi:

 

 ’Sapina kadar erkegim’,

 

 ben sormaya devam ettim;

 

'Sapından sonrası bayan mı?',

 

‘Ne diyorsun usta sen ya’ deyip gitti neyse.

 

O gün anladım ki iş; açık ve cinsiyetimiz hakkında şüpheye yer bırakmayacak bir nik edinmekten başlıyor. O arada arkadaşlık sitelerini de keşfettim, birinde çok faideli bilgiler buldum, kadınlar açıksözlü ve esprili erkeklerden hoşlanır ,  nikinizi buna göre  belirleyin diyordu. Ben de bu ölçülere göre bir nik buldum kendimce : aşkadamı.  Tabii bunu askadami şeklinde yazmak zorunda kalınca biraz etkisi azalıyor ama olsun.Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım, internet kafenin sahibi geldi,gece yarısını geçmiş kapatmak zorundalarmış, istemeye istemeye kafeden çıktım. Ben genelde sabahın erken saatlerinde yatağa girer , öğleye doğru uyanırım. Bu sefer sabahı zor ettim. Fotoğrafçıya gidecektim. Bir güzel yıkandım, sakalımı kestim, dolaptan yıllardır giymediğim takımlarımı çıkardım, bayram çocuğu gibi giyindim. Biraz erken gitmiş olacağım ki fotoğrafçı kapalı idi. Ben kapının önünde bir ileri bir geri volta atıyorum. Zira yine o siteden edindiğim bilgiye göre fotoğraflı profiller aramalarda ilk sıralarda çıkıyor ve daha fazla ilgi görüyorlardı.

 

Zaman geçmek bilmedi, ben şuurumu kaybetmiştim beyefendi, anlatılmaz bir şey. Onca yıl içimdeki seks arzusunu bastırmışım, şimdi elli yaşımda ortaya bir çıkmıştı ki zaptetmem mümkün değildi. Azmıştım, hatta kızmıştım. Siz hiç kızmış aygır gördünüz mü beyefendi ? Zapt olunmaz, ne çit dayanır ne duvar, yıkar geçerler, ben de işte öyleydim. Neyse fotoğrafçı geldi, ben vesikalıkları çektirdim, fazla para da verdim ki çabuk teslim etsin diye.

 

 Resimleri aldıktan sonra doğru internet kafeye koşturdum, oradaki oğlana uzatıp aman evladım resmimi bilgisayara nasıl koyarız dedim, oğlan sırıtarak

 

‘-Amca seni sken edeceğiz’ dedi.

 

Ben laubaliliği hiç sevmem beyefendi, birden tepem attı, zaten biraz evvel arz ettiğim gibi kızmış bir vaziyetteyim ve nerede ise ayağımla yeri eşeleyecek durumdayım. Bir de böyle karşımda ‘amca seni sken edeceğiz’  lafını duyunca;

'Ne diyorsun sen ulan!' diye haykırıp oğlanın gırtlağına yapıştım.

 

Birden ortalık karıştı. Araya girdiler. Meğer skennır diye bir alet varmış, resimleri o aletten geçirip bilgisayara yüklerlermiş. Şimdi biliniyor da o zamanlar çok yeniydi. Hiç duymamıştım. Nereden bileyim. Kötü bir şey söyledi zannettim. Resmi de koyduk, ben böyle kıpır kıpır ekranın karşısında arama yapıp duruyorum, kimi kadın profilleri buldum, böyle ciğerci kedisi gibi bakınıyorum. Şimdiki gibi hızlı da değil meret, bekle bekle, zaman geçmek bilmiyor.

 

Ben akşama uğraştım, sonunda birkaç tane bana uygun profil buldum ama, korkudan bir teşebbüste de bulunamıyorum. Sonunda arkadaşlık sitesindeki profilime bir mesaj düştü. Merhaba görüşelim mi diye yazıyor altında da bir numara, aysiku numarası. Ben ellerim titreye titreye bu numarayı kaydettim. Şırılonkk diye bir ses geldi aletten. Ekranda bir yazı belirdi :

 

‘Merhaba’.

 

Ben bir heyecanlandım, çocuk gibiyim, böyle ekrana kilitlendim bakıyorum.  Bir mesaj daha :

 

’Orada mısınız?’

 

aman, kapalıyım diye kaçacak, hamle ettim;

 

'merhaba, nasılsınız ?'

 

yazmayı becerdim. Uzatmayalım biz ahbaplığı ilerlettik, 45 yaşındaymış, emekli öğretmenmiş. Uzak da bir şehirde oturuyordu. Biz başladık saatlerce bununla çetleşmeye. Bana edebiyattan hoşlandığını söylemişti, ben harıl harıl kitap okuyorum. Gündüzleri o giremiyordu nete -böyle artık interneti de kısaltmış net demeye başlamıştım- bir özel dershanede çalışıyordu. Ben de gündüzleri kütüphaneleri gezip roman, hikaye, şiir ne bulursam hatmediyor, geceleri onu bilgimle etkiliyordum. Gezmeye de çok meraklı bir hanımdı, bana  geçtiğimiz yaz çektirdiği gezi fotoğraflarını göndermişti. Vietnam’a gitmişti. Böyle tropik ormanlarda bir hanım, sırtında haki renkli bir gömlek, bir şort, asker gibi ama hoş bir duruşu var, ben böyle karakter sahibi hanımlardan da hoşlanırım.  Ben nasıl diyeyim bu kadına hafiften abayı yaktım, bir yandan da bu işlerin acemisiyim, tatlı tatlı konuşuyoruz, bir milim ilerleme yok.

 

Tabii şimdiki tecrübem olsa farklı ama, o zamanlar toyum iyice, yaşıma bakma daha önce de bir tecrübem olmamıştı ki, ufak bir mantık yürütsem her şey açıkça ortaya çıkacak , neden saatlerce  benimle sohbet etsin değil mi ? Ama;

 

 ‘ben burada sadece arkadaşlık arıyorum, seni de bana askıntı olmadığın için tercih ettim, aradığım sadece sohbet’

 

deyiveriyor, ben tutulup kalıveriyorum. Zaten bir şey yapacağım yok, iyice tıkanıyorum. O sıralar bir bayram tatili vardı. Bu;

 

‘Bayramda akrabalarımı ziyarete senin oralara geleceğim, vaktim olursa belki görüşebiliriz’ diye yazdı.

 

Oysa daha önce İstanbul’da hiçbir yakını, tanıdığının olmadığını yazmıştı. Ben tabii buna bakacak halde değilim neredeyse uçacağım,

 

‘Aman, mutlaka görüşelim, bak beni görmeden gidersen çok kırılırım, sakın’

 

diye yazmaktayım , o da iyice ağırdan alıyor namussuz;

’Bakarız, belki dedim, yakınım çok , sana vakit ayıramayabilirim, gücenmece yok’  gibi şeyler yazıp beni kıvrandırıyor.

 

Nerede ise hüngür hüngür ağlayacağım;

 

‘Seni Piyerloti’ye götürürüm, köprüde balık ekmek yediririm’ diye vaatlerde bulunuyorum.

 

Benim de elimden gelen bu, daha lüks yer ne bilirim, ne de gidebilirim. Türkü sevdiğini söylemişti,

 

‘türkü bara götürürüm ‘

 

diyorum, maaşı çekmişim, her masrafı göze almışım, yerimde duramıyorum.

 

İnternet kafede de çoluk çocuğa maskara olduk. Hele bir Cüneyt var. At hırsızı suratlı  bir genç irisi, gelip gelip arkamdan yazdıklarımı okuyup, omzuma vuruyor;

‘Baba, panik yapma’ diyor manalı manalı.

 

 Alay ediyor benle velet. Şeytan diyor kap sandalyeyi, kafasına geçir. Hayır çok iri olması falan sorun değil, korkmam evelallah da, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişiz, tam vuslat öncesi sakatlanmak işime gelmez, lahavle çekip katlanıyorum. Neyse beykardeşciğim bu geldi, Beyoğlu’nda bir kafede randevulaşmıştık. Masada oturup kalp çarpıntıları içinde beklerken yaşlı bir hanım masama geldi, ben bir şey soracak sandım, birden kadın boynuma sarılmaz mı? Meğer bizimki imiş, bir de sitem ediyor :

’Beni tanımadın’ diye.

 

Yahu nasıl tanıyayım, bana kırk beş yaşındayım demiştin, resimde de elhak öyle idi.  Ama karşımda duran kadın  rahat yetmişinde vardı. Vietnam’da yazın çektirdiğim dediğin resim en az yirmi yıl önce çekilmişti. İhtimal o resim çekilirken Vietnam savaşı hala sürmekte idi. Sonra resimdeki kadın ile karşımdaki kadın arasında nereden baksan onbeş kilo fark vardı. İnsan yazdan beri bu kadar kiloyu nasıl alır? Lan Vietkong’un eline esir düştün de, işkence olsun diye tuzlu su eriyiği mi içirdiler, böyle şiştin imansız? Tabii bunlar söylenemiyor ama, ben iyice bozuldum. Oraya gelirken böyle Denizli horozları gibi gerine gerine gitmiştim, ne heveslerle. Yine de sinemaya gittik, ben bir de buna sözler vermişim, şuraya gideriz, buraya gideriz diye.

 

Ertesi gün kaldığı otele telefon açtım;

 

 'Annem çok hasta, gelemeyeceğim' diye,

 

'Annen ölmemiş miydi ?' dedi bana,

 

'Yahu annem sayılır, çok yakınım , üzüntüden ben ne dediğimi biliyor muyum?' dedim de zor atlattım. Bu olay benim hevesimi ve libidomu söndüreceğine daha da azdırdı”.

 

Sözün burasında biraz soluklandı. Anlaşılan daha çekeceklerim bitmemişti, bakalım daha hangi maceralarını anlatacaktı ?

 

 “-Beyefendi canınızı sıkmıyorum ya, lütfen kusuruma bakmayın, sıkıldıysanız lütfen söyleyin. Ben uğradığım bu yenilgiden önemli dersler çıkartmış olarak  yeniden bilgisayarın başına oturdum. Bu sefer bir turizmci hanımla tanıştık, bana;

 

 ‘cam’in var mı ? ben cam’i olmayanlarla görüşmem’ diyor.

 

Aman bu cam da neyin nesi böyle, ben kıvranıyorum, kısmet çıkmış, elden kaçıracağım . Çaresiz Cüneyt olacak haytaya sormak zorunda kaldım, pis pis sırıtmaya başladı;

 

 ‘Ooo Hacı Baba, hatun görüntü istiyor desene’ dedi.

 

Bir gün bu iti tepeleyeceğim, elimden alamayacaklar ya neyse, bir kere ocağına düştük.

 

 ‘Ne görüntüsü yavrucuğum’ diyorum sakin olmaya çalışarak,

 

 ‘Vebkem Hacı Amca, vebkem, git kasadan iste verirler’ dedi.

 

 Adım da sakalları kesmeme rağmen Hacı Amca kaldı. Ben bir koşu kasaya gittim,

 

‘Aman oğlum, acele bir vebkem verin bana’ dedim.

 

Verdiler, kapılarda gözetleme merceği olur ya, onun gibi bir şey, üstelik ona da kira alıyorlar, bilgisayar kadar kirası var. Kaptım geldim bilgisayarımın başına. Kadın;

 

‘Önce siz açın’

 

 buyurdu. Önce görecek, beğenmezse kapatacak. Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz. Ben  zaten bu son olaydan sonra böyle bir kontrol mekanizması arıyorum.

 

 Vebkemi taktık, kadın da kendi vebkemini açtı. Pek de şişman bir şeydi, yani beyefendi, ben şişman kadından hiç hoşlanmam. Ama görerek sohbet etmek de bir başka oluyor, bu interneti icat edenler sağsa Allah onlara uzun ömür versin, öldüyse Allah gani gani rahmet eylesin, yani hakkaten büyük hizmettir yaptıkları. Kadın sohbet ilerledikçe burası çok sıcak  diye üstündekileri çıkartmaya başladı, böyle kombinezon benzeri ince bir şeyle kaldı. Şişman mişman ama içim de bir hoş olmaya başladı. Ben konu olsun, ilgisini çeker diye diyetten filan laf açtım,  bir diyet reçetesi vereyim, yaranayım diye. Ne gezer, hanım gayet kendisiyle barışık;

 

 ‘Benim diyete ihtiyacım yok, zaten kilo verdim mi avurtlarım çöküyor’‘ dedi.

 

Yahu bir avurt var kadında, peynir tulumu gibi, elli kilo verse çökmez, o arada vebkemini düzeltmek için uzandı, sağ memesi klavyenin üzerine düştü, çığ düşer gibi, böyle ekran g,h,j,k,l,ş,i harfleri ile doldu, o arada da

 

‘Benim sadece  5 kilo fazlam var’ yazıyor.

 

Benim çok kötü huyumdur beyefendi , birden parlarım. Karım karşısında yıllarca susup hep içime atmışım, içim artık fosseptik çukuru gibi dolmuş, böyle tiner gibi parlıyorum. Ben bu 5 kilo lafını ekranda görüne dayanamadım:

 

 ‘Yahu insaf, sırf sağ memenin onbeş kilo fazlası var’ dedim.

 

Dedim ama allahtan yazmadım. Fakat yüzüm ne hal almışsa bunu derken, vebkemden gördü, korktu,

 

‘Uykum geldi yatacağım’ dedi, çat diye kapattı.

 

Eve nasıl döndüm hatırlamıyorum. Ben böyle kendi kendini kuran zemberek gibi gerilmişim, her tarafım kasılmış. Mumyanın İntikamı diye bir film vardı hani, işte o filmdeki mumya gibi yürüyorum. Evim bodrum katta değil de onuncu katta olsa, ben dış cepheden yürüyüp gireceğim eve, düz duvara tırmanacak haldeyim yani çok afedersiniz.

 

Beyefendi anlatması zor, yaşamıyan bilmez, ben bir erkeğin en zor dönemi olan ergenliğimde bile böyle bir şey yaşamamışım, gayet sakin, huzurlu geçirmişim, zaten okuldan sonra hemen evlenmiştim. Karım, nasıl desem, bu konularda huysuzdu. Her konuda huysuzdu ama, bu konudaki huysuzluğu nitelikli huysuzluk idi. Nuh der, peygamber demezdi. Ben kimi zaman artık  dayanamaz hale gelirim, gençlik beyefendi, ne yaparsınız, hamle ederim. O zaman da basardı tekmeyi, artık nereme rastlarsa , daha doğrusu nereme rastlatacağını da iyi bilirdi. Tabii bizde hal mi kalır, hani gençliğinizde maç yapmışsınızdır bilirsiniz; münasebetsiz bir yerinize top gelir de kıvranırsınız, ben de öyle kıvranırdım.

 

Çaresiz beklerim. Üç-dört ayda bir, içinde bir yerlerde şaşmaz bir saati vardı, hani kuşların içerisinde bir saat vardır, göç zamanı geldi mi toparlanır giderler, bizim hanımda da öyle,  sadece onun bildiği  o saat geldiğinde malûm işi yapardık. Ben o vaktin geldiğini sabah evden çıkarken yarım ağızla

 

‘Akşam erken gel’ deyişinden anlardım.

 

Zaten sıkı mı akşam geç geleyim. İşten eve , evden işe beyefendi. Tabii ben bu lafı duyunca işyerinde gün geçmez olurdu. Akşamı zor ederdim. Aklımdan binbir türlü fantezi geçer, sabırsızlığımdan yerimde duramaz olur, bir haftada bitmeyecek işi o gün çıkarırdım. İşten koşar adım çıkar, bir buket çiçek alır, bir kutu çikolata yaptırır, kaliteli  kırmızı şarap seçer, dudağımda bir ıslık eve giderdim. Hanım hiç tepki göstermeden kapıyı açardı. Bir şey olmamış gibi yemeğimizi yerdik. Yemekten sonra

 

Ben yatıyorum’

 

diye odaya çekildi mi işareti almış olurdum. Tabii nerde gündüz kurduğum fanteziler, ben biraz hareketlensem öyle konuşma da yok, kaşıyla gözüyle ne yapmam gerektiğini tebliğ eder, ben de çaresiz uyardım. Uymayıp ne yapacaksın beyefendi, kızar da vaz geçer diye ödüm patlardı. Tek bir şeye izin vardı. Hani afedersiniz, lütfen bağışlayın misyoner şeyi derler ya, tam hatırlayamadım şimdi, işte ondan. Şimdilerde misyoner faaliyeti diye yeri göğü ayağa kaldırıyorlar. Bizim evde o zamanlar, yılda dört kere -çok afedersiniz- misyoner faaliyeti yapılırdı efendim.

 

Tabii ben böyle birikip, birikip de boşalamayan enerjimle patlamak  üzere olan volkan gibi dolaşıyordum. O dönemler tahta oymacılığına merak salmıştım. Ama öyle az buz değil, iş dışında elimde tahta parçaları bir de çakı, ha babam oyuyor, kesiyor, yontuyor, cilâlıyorum. Bir ufak çakı ile bir de kıl desterem var, tuvalette bile tahta şekillendiriyorum çok afedersiniz. Bizim hanım da titiz;

 

‘Senin yonganı, talaşını temizlemekten bıktım’

 

diye ikide bir başıma kakıyor, ben laf etmesin diye, elektrik süpürgesinin hortumu elimde geziyorum beyefendi, böyle tapir gibi. Neyse efendim, ben o zaman farkında değilim ama, bu internet sevdasına, kadınlar entelektüel erkeklerden hoşlanır, söyleyecek sözüm olsun diye epey kitap karıştırdım, durumumu çözdüm beyefendi.  Ben cinsî arzularımı bastırdıktan sonra, bu sahaya tahsis edilen enerjiyi oymacılık faaliyetine nakil ediyormuşum. Tabii hepsini değil, ama önemli bir kısmını bu yolla boşaltıyormuşum. Cinsî enerjiyi muhakkak boşaltmak gerekirmiş, aksi takdirde patlamalara yol açar, delirtirmiş adamı maazallah. Tabii ben bütün enerjiyi bu yolla harcıyamamışım, bir kısmı içerlerde bir yerlerde birikmiş. Ben seksüel duygularım artık kalmadı sanırken onlar içten içe böyle yer altı nehirleri gibi içimde bir yerlere akarmış beyefendi. Oymacılık sadece gazını alırmış meğersem.

 

Bu internet meselesinden sonra bir patladı volkan gibi, her yeri lavlar  istila etti sanki. Zaptolunmaz haldeyim, burnumdan ejderhalar gibi alev soluyorum. Ne uyku ne yemek, sabahı zor ediyorum doğru internet kafeye, o zamanlar internetmiş bilgisayarmış henüz gençlerin inhisarında. Bu günkü gibi yaygın değil. Otuzun üzerinde bile kullanıcı bulmak zor, nerede elli yaşında. Hele bu kafeler çoluk çocuk dolu. İçlerinde tek yetişkin benim. Ara sıra bir mahcubiyet duygusu beynimi yalar gibi oluyor ama, yönetim beynimden çıkmış beyefendi. Beynim artık libidomun (cinsî enerjiye libido diyorlar) sadık hizmetkârı olmuş. Ben, bende değilim artık diyorum size, anlayın yani. Kafede herkes ekran karşısında hipnoz olmuş tavuk gibi kıpırdamadan oturuyoruz.  Bir de diskonek derdi çıktı başımıza, zaten yavaş meret, bir de bağlantı kopuveriyor, hatlar zayıfmış ondan diyorlar. Bütün kafe aynı anda ‘haydaa’ diyiveriyor. O zaman fark ediyoruz etrafımızda kim var kim yok, bakıyorsun ki bomboşken doluvermiş sen farkında değilsin. Öylesine kendinden geçmişsin. İşte öyle diskonek anlarında etraftakilerle sohbet etmeye başlıyorsun mecburen. Arada tabii çok faideli bilgiler de alıyorum;  meselâ sohbet ederken büyük harfle yazmak bağırmak manasına gelirmiş, böylece aysiku adabı hakkında da malûmatımız oluyor.

 

Bir gün böyle diskonek olmuşuz,  Cüneyt’in arkadaşları geldi, başladılar yaylaya yayılmış buzağılar gibi karşılıklı kafa tokuşturmaya. Bizde adettir karşılaşınca şöyle elini sıkar, önce sağ, sonra da sol yanağını karşındakinin yanağına dokundurursun, ağzınla da mumph diye öpücük sesi çıkartırsın. Ben önce bu şekilde selâmlaşıyorlar da ayar tutturamadılar, arızî bir durumdur dedim ama, yok, bilinçli olarak kafalarını hafifçe eğip alınlarının yan tarafını  birbirine tokuşturuyorlar. İlk defa görüyorum, merak ettim, hani olur ya bunlar bir kulüp üyesidir de aralarında özel bir selâmlaşma merasimidir dedim.

 

Arkadaşları gidince sordum, yüzüme küçümseyerek baktı;

 

‘Bu yaşa gelmişsin ama tarihimizden haberin yok’ dedi,

 

meğer bu kurtların karşılaştıklarında selâmlaşma davranışı imiş, alınlarında bir salgı bezi varmış, bunu birbirlerine deydirip kokusunu diğerine sürermiş ki ileride aynı kokuyu hatırlasın. Kurt da atamız olduğuna göre bizim de böyle selamlâşmamız lâzımmış. Ben bu hakaretâmiz tavrını görünce kan beynime çıktı ama kendimi tuttum, daha da yeni bir belgesel seyretmiştim televizyonda kurtlarla ilgili.

 

 ‘Tarihimizi bilmez olur muyum a benim Cüneyt Evlâdım’ dedim, ‘Tabii kurtlar böyle selâmlaşır, ama siz  eksik yapıyorsunuz bunu, bir de devamı vardır, o yapılmadan merasim tamamlanmış sayılmaz ‘.

 

 İlgilendi bu;

 

‘Nasıl yani Hacı Amca ?‘ dedi.

 

 ‘Kurtlar alınlarını birbirlerine sürtüştürdükten sonra bir de dönüp birbirlerinin ardını koklarlar, ki kokudan dostu düşmanı tam ayırsın’ dedim.

 

Gözlerini kısıp yüzüme baktı bir müddet . Ben de biraz tedirgin oldum doğrusu, çünkü gençliğimden bilirim; bu düşüncedeki arkadaşlar çok pratik çocuklardır. Onların pratik taraflarına her zaman hayran olmuşumdur. Öyle düşünmekmiş, tartışmakmış falan pek zaman harcamazlar, doğrudan dalarlar. Çok kullanmadıkları için de zihinleri her zaman pırıl pırıldır, bu yönlerini de hep kıskanmışımdır, ben böyle berrak bir zihne hiçbir zaman sahip olamadım. Bu baktı, baktı ;

 

‘Haklısın, ama benim burnum pek koku almaz zaten’ dedi.

 

O ara konek olduk, yani diskonek hali sona erdi, kafede bir tezahürattır koptu, maçtasın da takımın gol atmış sanki. Ben hevesle ekrana döndüm fakat birden ekran karardı, sadece ekran değil, her yer kararıverdi, sonrasını hatırlamıyorum.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Pazartesi, Ocak 7, 2008 · Kategori: Mizah

Ben günlerce bir şey yemeden, içmeden, ekran başında böyle elimde sigara oturmaktan, geceleri de uyumadan sabahlamaktan aşırı yorgun düşmüş, bayılmışım beyefendi. Beni hastaneye götürmüşler, serum filan bağlamışlar.”

 

Bu sırada tren önce yavaşladı, sonra durdu, son zamanlarda sık sık arıza yapıyordu, ne zaman tekrar hareket edeceği de belli olmazdı, beş dakika da sürebilirdi kırkbeş dakika da. Anlaşılan amcayı daha epey dinleyecektim. Anlattıkları da yavaş yavaş ilgimi çekmeye başlamıştı.

 

“-Rahatsız olmuyorsunuz değil mi? Sıkılırsanız lütfen söyleyin böyle dolmuşum, anlatınca rahatlıyorum biraz. Ben kendimi toplar toplamaz soluğu tekrar internet kafede aldım. Bir hanımla tanışmıştım o aralar. Hanım küçük bir şehirde memur. Böyle havadan sudan konuşuyoruz. Mesela o bana soruyor:

‘Akşam ne yedin?  diye,

 

ben kiraz yedim diyorum, o;

 

‘Napolyon mu ? ‘diyor, ben:’

 

Hayır bir boy küçüğü, Jozefin’ diye espri yapıyorum, o gülme işaretleri yolluyor, böyle şeyler.

 

Yemek tarifi veriyorum, muhtasar beyanname ne zaman yatacak diye soruyorum, ama nedense sıkılmıştım bu hanımdan, o kadar da kızgın bir vaziyette  olduğum halde. İsteksiz açıyorum bunun aysikusunu.

 

İki gün hastanede kalıp çıkmışım,  aysikuyu açtım, bağlı değildi, bir mesaj göndermiş.

 

‘Şunun şurasında sohbet ediyorduk, ne oldu ? neden kaçtınız ? Sanırım beni engellediniz, istemediğinizi söyleseydiniz yeterdi. Ama siz yalnız kalmaya mahkumsunuz’

 

 gibilerden şeyler yazmış. Bu, bana daha önce her gün gördüğüm bir filmi hatırlattı. Karım da önyargıları ile bütünleşmiş bir hayat sürer, gerçeği öldümallah kabul etmezdi. Ben bu kadıncağızı aysiku listesinden de çıkarttım. İki gün sonra bir mesaj daha geldi, aynen şöyleydi :

 

‘Seninle görüşürken kasıldığımı hissediyordum, sanma ki seni arıyorum, ama siz yalnız kalmaya mahkumsunuz.’

 

Allah Allah, çattık, her mesajını da aynı temenni ile bitiriyor, şom ağızlı kadın. Sonra bu kasılma meselesini de anlamamıştım. Acaba onu kasan neydi ? İslim kebabı tarif etmiştim, islim kebabının kasıcı bir etki gösterebileceğini sanmıyordum, acaba muhtasar beyannameden söz etmemiz mi onu kasmıştı. Bu da akla yakın bir ihtimal değildi zira kadıncağız maliyede memurdu ve elinden günde yüzlerce muhtasar beyanname geçiyordu, o kadar kasılmaya kalp dayanmazdı. Kiraz mevzuu da olamazdı. Bu kasılma kodlarını çözmeli idim ki ileride işime yarasın.

 

Neyse o arada Safiye adında bir hanımla tanıştık. Dostluğu da ilerlettik. Bir şey bizi birbirimize doğru yaklaştırıyordu. Sonunda beni evine davet etti.

 

Kapıyı çaldım, açıldı, böyle ufacık tefecik bir hanım, hafif tombul, bir kırkbeş boylarında, ayağında ponponlu, yüksek topuklu, eski model terliklerle güzel değil, ama şirin. Biz oturduk, çok güzel yemekler yapmış, şarap da var, köşede bir abajur yanıyor, loş bir ışık. Hafif hafif de müzik çalıyor. Ben nasıl olmuşum anlatamam, sanırsın ki cennetteyim. Yemekten sonra koltuklara geçtik, o yanıma geldi, ayağımın dibine oturdu, başını dizime yasladı, ben içimden; ‘Allahım, sana şükürler olsun, bu kulunun da ölmeden böyle bir nimetten istifade etmesini sağladın’ diye dualar etmekteyim. Nasıl bir romantik hava var anlatamam.  Başı dizimde, saçları kucağıma yayılmış, Allah için öyle güzel bir hanım sayılmazdı, ama o anda bana öyle geliyordu ki alemde ondan güzel ikinci bir kadın yoktur. Çocukluğunu anlatıyor, babası çok dövermiş,  sesi titriyor anlatırken. Okulda çok sert bir öğretmeni varmış, sıra arkadaşı züüt diye bir ses çıkartmış, öğretmen de bu yaptı sanmış, arkadaşı da itiraf etmeyince öğretmen gelmiş o ses öyle çıkmaz böyle çıkar diye kürek kemiğinin arasına basmış yumruğu, zavallıyı öttürmüş. 

 

Bir ara sırtının ağrıdığından bahsetti , ona masaj yapmaya başladım -çok iyi masaj yaparım beyefendi- o bana yediği dayakları anlatıyor, bir yandan da içli içli ağlıyor ki, içim parçalanıyor. Böyle epey geçti. Ben içimden diyordum ki; ‘İkimiz de yaralı ruhlarız, artık ne beni, ne de seni hiç kimse üzemez bir tanem’.  Böyle düşünürken bir ara dalmış saçlarını okşamışım, elimin saçına deymesi ile sanki bir yay boşandı, aman bu bir zıpladı yattığı yerden, bir sarıldı bana, biz böyle ayakta kurmalı bebekler gibi döne döne öpüşmekteyiz. Gözümde yıldızlar uçuşuyor beyefendi. Tabii ben daha önce hiç öpüşmemişim, yengen öpüşmek değil, lafından bile hazzetmezdi. Orada Fransız usulü, İtalyan Usulü, bütün Avrupa Birliğine dahil ülkelerin usullerini tatbik ettik. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor.

 

Ben bu anı aylardır, hayır yıllardır beklemişim, içimde bastırılmış ne varsa harekete geçmiş durumda, volkan artık patlamış beyefendi. Patlamasına patlamış da biraz fazla patlamış, volkan patlayınca hani yer sarsılır, deprem olur ya , aynısı bende de oldu, zangır zangır titriyorum. Çenelerim atıyor, tabii muvaffak olamadık. İçimden sakin ol, heyecanlanma diyorum ama gel de bunu çok afedersiniz anlat bakalım. Safiye de ne yapsın heyecanlanma falan diyor. Hani yaştandır, artık bitti desem, değil. Bu Safiye’yle nette çetleşirken neler çektim ben bilirim. Münasebetsiz bir hal, afedersin yani, kafe kapanacak, mecburen gitmek zorundasın, halimiz belli olmasın diye kırmızı suratlı makak maymunları gibi göğsüm ileride, kalçalarım iyice geriye çekilmiş yürüyorum. Şimdi en çok lazım olduğu yerde hale bak, kesseler bir damla kanım akmaz beyefendi. 

 

Birden kadıncağız titremeye başladı, gözleri dönüyor, bir haller oluyor.

 

 Bari bana yardım et’ dedi.

 

Ben börkeneğine sancı girmiş koyun gibi suratına bakmaktayım.

 

‘Vur bana, hadi vur!, küfür et, benim aşşağılık bir kahpe olduğumu söyle’ diye haykırdı.

 

Ben;

‘Estağfurullah, o nasıl söz’ diyorum.

 

Sonunda çok yalvardı, şöyle bir şaplak atayım dedim, sırtına hafifçe vurdum. Buna vurmak da denmez , hafifçe dürttüm. Amman bir çığlık atıyor, sanırsın ki etinden et kopartıyorlar. Ben çok üzüldüm , kadın falan dövmek asla kabullenebileceğim bir şey değildir, kaldı ki kendim döveyim. Israrı üzerine vurduk, sakatladık zavallıyı. O halde ben bunları düşünüyorum.

 

‘Pardon, çok acıdı mı, buz getireyim’

 

diyince birden bu düzeldi, normal hale geldi.

 

‘Tamam, tamam gerek yok’ dedi , soğuk bir tavırla. ‘Uyuyalım bari ‘ diye ekledi.

 

Ben günlerdir uyumamışım, o böyle deyince artık halime falan acımayı bıraktım, işime de öylesi geldiğinden derin bir uykuya dalıverdim.

 

Soğuk bir şeyin teması ile uyandım. Gördüklerim karşısında rüyadır diye öte yana dönüp uyumaya çalıştım ama ne mümkün. Yatağa iplerle bağlanmış olduğumu şaşkınlıkla fark ettim. 

 

Safiye, hani bir çizgi roman kahramanı vardı Vampirella; işte aynen onun gibi giyinmişti. Siyah, deri, hiçbir yerini kapatmayan bir mayo, dizine kadar çizmeler, elinde de bir kırbaç. Kırbacın sapı ile dürtüp duruyor. Ağzına da mor renkli ruj sürmüş, kaşlarını çatmış, gözlerini dikmiş bana  bakıyor. Ben bir romanda okumuştum, orada da böyle sapık tipler vardı, kadifeden gerçek görünümlü kamçı falan yaptırıyorlar, birbirlerine eziyet eder gibi yapıp zevklerini tatmin ediyorlardı. Demek Safiye de böyle bir fantezi uygulamaya karar vermişti. Hani sapkın zevkleri olanlar herkeste de aynı eğilim var sanırlar, o da benim bundan tahrik olacağımı düşünmüştü her halde.

 

Oyununa katılmaya karar verdim, hem belki aklım buna yoğunlaşır, heyecanım ortadan kalkardı. Fakat Safiye yıl sonu müsameresinde Vampirella kılığına girmiş bir ilkokul öğrencisi gibi duruyordu. Tombulca, yağlı bedeninde Vampirella mayosu gülünç durmuştu. Kendimi tutamadım güldüm. Safiye elindeki koca kırbacı başını üzerinde çevirmeye başladı, kırbaç gerçeğe çok yakındı, ucunda da parlak sarı metalden yapılmış topuzlar vardı.

 

Kırbaç havada şaklıyarak göğsüme indi. ‘Hhhiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii’. Bu garip sesle irkildim önce. Sonra göğsümdeki şiddetli acıyı hissettim, ses benden çıkıyordu. N’oluyordu ? Bu oyun filan değildi. Kırbaç hakikiydi. Ben o ucundaki boncuğa benzer topuzları süs olsun diye koyduklarını sanırdım, meğer beyefendi süs için değilmiş. Aman, aman, aman, rabbim bir daha bana öyle acı vermesin. Kırbaç üst üste üç kere daha indi. ‘Hih hih hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii’ Bu garip sesi nasıl çıkardığıma hala şaşarım beyefendi. Benim sesim, görüyorsunuz işte normal erkek sesidir, o ses ise incecik bir kadın sesi idi. Hani duyanlar civarda çadır tiyatrosu kurulmuş da, kantocu hanım suare için prova yapıyor sanırdı.

 

Ben çok korkmuştum:

 

’ Safiye Hanım, belli ki sizi kızdıracak bir şey yaptım, her ne ise sizden çok özür diliyorum, konuşarak halledilmeyecek bir şey yoktur. Sorun her ne ise halledeceğime ben söz veriyorum’ dedim.

 

Hiçbir faydası olmadığı gibi daha da sinirlendi, nasıl da ciddiydi ;

 

‘Ben izin vermeden konuşmayacaksın‘ diye sıkılı dişlerinin arasından tısladı.

 

O yumuşak, sakin  Safiye gitmiş, tiz bir sesle bağırıyordu ;

 

‘Siz erkeklerr, hepiniz adisiniz, sizlerden nefret ediyorumm’.

 

Vuruyordu kırbacı, vuruyordu kırbacı. Anlaşılan bir erkek buna kötülük etmişti bu da beni tuzağa düşürmüş, onların nam ve hesabına benden intikamını alıyordu. Ahh o babası olacak deyyusu, öğretmeni olacak namussuzu bir elime geçirsem yapacağımı bilirdim. Ya insan biraz insaf eder. Eli de bir ağır, vurdukça beni her notada bağırtıyor maşallah. Düdük gibi öttürüyor beni beyefendi.  Kırbacı vurduğu yerde bir iz oluşuyor. Elhak işini gerçekten iyi yapıyor, öyle planlı, hesaplı vuruyor ki bir vurduğu yere bir daha vurmuyor beyefendi. Ben böyle çizgi çizgi, bengal kaplanlarına döndüm, bir kuyruğum eksik, inanın üç ay izler kaybolmadı.

 

 Ben artık dayanamadım, hem acıdan, hem de içinde bulunduğum duruma ağlamaya başladım. Ağlamam bunu iyice azdırmaz mı? Gardırobu açtı, şöyle uzun, kalın, cilalı bir sopa çıkardı. Şimdi bazı yerlerde satılıyor, o zamanlar hiç bulunmuyordu, ben birkaç kere filmlerde görmüştüm; bir beyzbol sopası.

 

‘Şimdi aslına dönme zamanın geldi pislik herif’  dedi. ‘Seni bir böceğe dönüştüreceğim’.

 

Sopayı kaldırması ile sol koluma indirmesi bir oldu,

 

‘Birer birer kıracağım bunları’ diyordu, ‘kollarını bacaklarını birer, birer kıracağım’

 

O saat beynimde bir şimşek çaktı. O zamana kadar benim vücudumun yönetimi libidomun elinde idi beyefendi. Beyin merkez olmaktan çıkmış, bu yerin dibine batasıca  libidonun emirlerine itaat eden bir emirerine dönüşmüştü. Yönetim merkezi kafadan alınmış, başka bir bölgeye nakledilmişti. Orasının da işte geldiği nokta buydu. Böyle ölüm tehlikesinin ortaya çıktığı durumlarda, vücut o ana kadarki halinden çok daha becerikli olurmuş beyefendi. Benim vücut da bir böcek gibi ölümden kurtulmak için idareyi yine beyne vermişti. Zaten o libido denen namussuzun temsilcisi olacak uzuv da bu gece hiç ortalara çıkmamış, başıma belki de bunların gelmesinin müsebbibi olmuştu.

 

Neyse ben birden bire  ağlayıp bağırmamın bu bücür Vampirella’nın tam da istediği şey olduğunu ve onu daha da azdırdığını fark ettim. Birden bire;

 

‘Oohh bunu saymam, daha şiddetli vur ‘

 

diye var gücümle haykırdım, zar zor bir de kahkaha patlattım. Bu onu birden şaşırtmış, dengesini bozmuş, duraklamasına sebep olmuştu, o ara sağ elimi bağlardan kurtarmayı becerdim beyefendi , artık can havli ile. Yapıştım saçlarına vurdum yere, diğer elimi ve ayaklarımı da çözdüm, tuttuğum gibi saçlarından yerden yere vuruyorum, hani eskiden bir oyuncaklar vardı yoyo diye beyefendi. İpin ucunda bir top, aşağı yukarı sallıyorsun Bu da böyle, elimde canlı yoyo gibi. Kendimi kaybetmiştim ki birden aklım başıma geldi. Bunu böyle dövmekle intikam alamazdım ki. Birden yüzünü okşamaya , tatlı sözler söylemeye başladım. Bir süre onu okşayarak, iltifat ederek eziyet ettikten sonra yüzüne hak tuu diye tükürüp kapıyı vurup çıktım. Kolum çok ağrıyordu. Bir hastaneye gittim, röntgen falan çektiler, çatlamış, alçıya aldılar.

 

Hani bırak artık bunları, otur evinde değil mi? Ne gezer? Normal halimde olsam belki ama, dediğim gibi kızmıştım beyefendi. Fena kızmıştım. Beynim yine devreden çıkmıştı, bu böyle sürerse aklımın yalama olacağından korkmaya da başlamıştım, ama zihnim devre dışı kaldığından bu hususta düşünme imkanım da olmuyordu. Hiçbir felaket beni vazgeçirecek gibi değildi. Kumar müptelâlığı  gibi beyefendi, bu sefer hata yapmayacağım deyip silbaştan başlıyordum.  Ertesi  gün alçılı kolumla kafeden içeri girmemle bu Cüneyt serserisi Noel Baba gibi ho, ho, ho gülmeye başladı, bir taraftan da o boru sesi ile ;

 

‘Bakın, bakın, Hacı Amca da Kamçılı Safiye’nin tezgâhından geçmiş’ diye bağırıyor.

 

Rezillik ki anlatılır gibi değil. Ben dondum kaldım beyefendi, meğer bu Safiye manyağı meşhurmuş, kaç kişiyi tuzağına düşürmüş de ‘Sizi böceğe dönüştüreceğim, aslınıza döneceksiniz’ diye kollarını, bacaklarını çıtır çıtır  kırmış. Millet rezil olmamak için şikayet de edemiyor. Ben bu Cüneyt denen hergeleyi Safiye’nin yapacağından daha iyi  böceğe dönüştürürdüm ama, dua etsin ki kolum alçılı. Aslında ben de ucuz kurtulmuştum demek ki. Cüneyt alçağı akşama kadar gelene gidene beni gösterdi, eğlenip durdu. Arada bir laf atıyor

 

‘Hacı Amca’yı bir seferde böceğe dönüştürmemiş, yaşına hürmeten vade uygulamış herhalde, dört taksit’ diyor  kahkahayı patlatıyordu.

 

Neyse bu çıktı da biraz rahat ettim. Kafenin sahibi Yaşar yanıma geldi ;

 

 ‘Sen buna bakma baba’ dedi, ‘Bu geçen sene Safiye’nin eline düştü, buna ekstra tarife uygulamış, ayrıyeten el ve ayaklarındaki bütün parmakları da kırmış, bunu  ilkokul öğretmenine mi benzetmiş neymiş, bir yıl yatalak kaldı, üstten verdiler, alttan aldılar, sana bulaşması ondan’.

 

Tren tekrar hareket etti, artık bir kaç istasyon kalmıştı. O, anlatmaya devam etti:

 

“-Ben başıma gelenleri tecrübe kabul ediyor ve sonunda aradığım kadını bulacağıma inanıyordum, bir türlü yılmak bilmiyordum onca rezalete rağmen. Aklım bir yandan da yine heyecanlanıp başarısız olabileceğim ihtimaline takılmıştı. Tek başıma iken afedersiniz, dolu tabanca gibi patlamaya hazır dolaşıyordum ama, gel gör ki Kamçılı Safiye’nin yanında tutukluk yapan bir çakaralmaza dönmüştüm.  Beyefendi bana da söyleseler inanamazdım, yani en azından cinsel ilişkiler tarihi diye bir tarih tutulsa idi internetin icadına kadar bir cilt idiyse sonrasında doksandokuz cilt eklenmiştir beyefendi, özellikle orta yaşın üzerindeki insanlar için efendim. Öyle yol yordam da bilmezdim, bunun kursu da yok ki efendim.

 

O arada çok güzel bir hanımefendi ile tanıştım, vebkemden de son halini kontrol etmiştim. Ertesi akşam için beni evine davet etti , tabii yalnızca sohbet etmek için. Ben bir yandan heyecanlanıyorum ama, bir yandan da içimde bir endişe taşıyorum. Endişe giderek paniğe dönüşüyor beyefendi. O sırada aklıma geldi: viyagra.  Ne zamandır duyuyordum, hatta bir keresinde bir arkadaşımla eczaneye uğramıştık, arkadaşım eczacıya alacağı ilaçları söyledi, sonra eczacıya başını iyice yaklaştırarak ağzının kenarından

 

 ‘ve ge re var mı ?’ dedi.

 

Bana dönüp açıkladı:

 

 ‘Bir arkadaş rica etti de’  .

 

Ben anlamamış bakıyordum. Yolda anlattı, tabii arkadaşından naklen. Bu vegere, viyagranın  şifresi imiş. Kendisinin ihtiyacı yokmuş şükürler olsun ama, arkadaşı pek memnunmuş;

Valla’  diyordu ‘Ölüyü diriltiyor, yani diriltiyormuş, arkadaşım öyle söyledi’ , yutmamıştım bu arkadaş hikayesini, ama yüzüne de vurmamıştım.

 

Çözümü bulmuştum. Akşama da az kalmıştı, eczaneye koşturdum. İçeride birkaç müşteri vardı, girmeden döndüm , bir tur attım geldim, yine müşteriler var üstelik de kadın. Hiç girebilir miyim? Tornistan geri, öyle üç-dört kere eczanenin kapısından döndükten sonra baktım ki randevuya geç kalacağım. Çaresiz eczaneden içeriye daldım. Eczacının efemine bir kalfası var, kırıtarak geldi, ben böyle devlet adamlarımız gibi  elimle ağzımı kapattım, tam mırıltı ile söyleyeceğim ki oğlan:

 

‘Viyagra mı istiyorsunuz‘ demez mi.

 

Yer yarılsa da içine girsem, herkes bakar.

 

‘Sizi gördüm, birkaç kere içeri girmeden döndünüz, Viyagra isteyenler genellikle öyle yapar’ dedi.

 

Hey tanrım nedir bu başıma gelenler, tam rezillik.

 

‘Yirmibeşlik, ellilik ve yüzlük var, yüzlük çok kuvvetlidir, tavsiye ederim’ dedi, üstüne bir de göz kırptı.

 

Yine elimle ağzımı örterek:

 

 ‘Ne zaman alacağım? ‘ diyebildim zar zor.

 

‘Tabii ilişkiden önce’  demez mi. Yarabbim bana sabır ver, sanki ben geri zekâlıyım.

 

‘Onu biliyorum, ne kadar zaman önce demek istedim’

 

dedim elimle ağzımı kapatarak, sanki haber kanallarına çekim yapıyorlar, ama insan bu durumlarda şaşkınlaşıyor iyice beyefendi, bir de böyle densiz bir kalfanın eline düşmüşseniz.

 

‘Haa bir saat kadar önce alın, yalnız bu verdiğim çok kuvvetlidir, yirmidört saat geçmeden ikinciyi almayın sakın’ dedi.  

 

Kapıdan çıkıp giderken arkamdan da seslenmez mi :

 

‘Geçmiş olsun’ diye.

 

Sanki sevgilimizle buluşmaya gitmiyoruz, sünnet olmaya gidiyoruz.

 

 Neyse sorunuma çözüm bulmak beni biraz rahatlatmıştı. Hanımın evini kolayca bulmuştum. Yaptığım hesaba göre hapı eve girmeden önce almam gerekiyordu. Köşedeki bakkaldan bir şişe su alıp hapı yuttum. Oturduk, zaten birbirimizi tanıyorduk, yine de iki buuttan üç buuta geçince insan biraz yadırgıyor. Ama kısa sürede bu yabancılaşmayı aştık. Sohbet sohbeti açtı, saatler ilerledi, benim aklım da bir yandan viyagrada, bunun etkisi geçti diye içim içimi yemekte. Bir ara ellerimi yıkamak bahanesi ile tuvalete gittim. Efemine kalfanın tembihine kulak asmadım. Bir hap daha yutup salona döndüm. Biliyorum kadın da istiyor, bu da çok normal  bir şey. Ama bu konuda nasıl girişimde bulunacağımı bilmiyorum, öyle birbirimizin yüzüne bakınmaya başladık. Kadın omuzlarını oynatmaya başladı,

 

‘Omuzum tutulmuş galiba’ dedi. Ben sana bir masaj yapayım dedim. Uzandı, ben masaja başladım.

 

Beyefendi bu masaj aslında bir şifre. İşin kolayını bulmuştum, bu güne kadar masaj yapıp da yatmadığım kadın olmadı. Ben masajı ilerlettikçe kadının bedeni giderek ısınmaya başladı, benim de içimde ılık ılık  bir şeyler yayılıyordu. Birden dönüp boynuma sarıldı. Öyle sadist, mazoşist gibi birisine de benzemiyordu.  Nihayet oluyordu. Ahh beyefendi ahh. Ne mümkün? Birden kadın korkuyla kendini geriye çekti, gözleri büyümüştü.

 

‘Sana ne oluyor öyle? ‘dedi.

 

Ben anlamadan yüzüne bakıyordum.

 

‘Kızarıyorsun, neyin var?’ ,

 

 ‘Bir şeyim yok’

 

diyorum ama bana da bir haller olmaya başladı, içimde ılık ılık dolaşan şeyler giderek ısınmaya, sonunda da kaynamaya başladı. Ama nasıl beyefendi anlatılmaz bir durum, sanki ben Etna Yanardağı’nın konisinden içeri düşmüşüm, öyle bir yanma, dayanılmaz. Ben:

 

‘Yanıyorum, pencereleri açın, su verin’

 

diye ortalarda dolanıyorum, buzdolabından buzları çıkartıp  koynumdan içeri boca ediyorum.

 

Kadın da o sırada bir taksi çağırmış;

 

‘Çabuk…Lütfen çabuk, burada ölme, etrafa rezil olurum, lütfen git’

 

dedi, beni kapının önüne koydu. Ben takside bütün camları açtırdım da eve kadar zor dayanabildim. İçim, dışım nasıl yanıyor, anlatamam beyefendi. Küveti soğuk suyla doldurup içine daldım da birkaç saatte kendime gelebildim. Sonra…”

 

O sırada tren sondan bir önceki istasyona gelmişti, sözünü bitirmedi, ayağa kalktı, iyi günler diledi, zorlukla yürüyerek trenden indi, uzaklaştı gitti.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Çarşamba, Hazirane 21, 2006 · Kategori: Mizah

 

 

 

GÜNÜN YİRMİ DÖRT SAATE TAKSİMİNE DAİR KANUN

 

 Kanun Numarası           : 697

Kabul Tarihi                 : 26/12/1925

Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 2/1/1926   Sayı : 260

Yayımlandığı Düstur     : Tertip : 3   Cilt : 7   Sayfa : 158

 

 

Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gün, gece yarısından başlar ve saatler sıfırdan yirmi dörde kadar sayılır.

 

Madde 2 – (Değişik: 6/12/1984 - 3097/1 md.)             Griniç'e göre otuzuncu derecede bulunan boylam dairesi bütün Türkiye Cumhuriyeti saatleri için esas alınır. Ayrıca başlangıç ve bitiş tarihleri belirtilmek ve bir saati aşmamak şartıyla yaz saati uygulamaya Bakanlar Kurulu yetkilidir.

 

Madde 3 – İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.

 

Madde 4 – İşbu kanunun ahkamına icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

 

  

26/12/1925 TARİHLİ ve 697 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN GEÇİCİ MADDELER

 

  1. 6/12/1984 tarihli ve 3097 sayılı Kanunun Geçici Maddesi:

            

Geçici Madde – 2/2/1984 Tarihli ve 2977 Sayılı İdari Usul ve İşlemlerin Yeniden Düzenlenmesi ile İlgili Yetki Kanunu İle Bakanlar Kuruluna Verilen Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi, 26/12/1925 Tarihli ve 697 Sayılı Günün Yirmidört Saate Taksimine Dair Kanun için adı geçen Kanunla verilen süre bitimine kadar geçerlidir.

 

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Özel Arama
Özel Arama

Melanie_Safka_-_Look_What_They_ve_Done_To_My_Song_Ma
Yükleyen rakosky