Cuma, Nisil 11, 2008 · Kategori: Tutanaklar

Tutanaklar :

09/04/2008 Çarşamba;

İyi bir uyku tüm yorgunluğumu aldı. En son Pazar günü uyumuştum. Pazartesi gecesi 22.00’ de oturduğum bilgisayarın başından Salı öğlen 12.00 de kalkıp yıkanmış ve yola çıkmıştım. Yazıhanede Ethem ve Sedat’la toplandık, 10 sayfa tutmuştu yazdıklarım. Sedat resim ekleyelim diye tutturuyordu dilekçeye. Ben resim ekleme yanlısı değildim. Ethem de Sedat’ın  tarafını tutunca, bir başlığın altına, yazıların arasına 3-4 fotoğrafı koymayı kabul ettim. Bu kez Sedat yazı fontlarını değiştirme, büyütme, alt çizgileri eklemeyi önerince iyice terslendim. Kesinlikle kabul edemeyeceğimi, dilekçede yazdıklarımla yazı karakterlerinin, fontların ve puntolarının bir bütün oluşturduklarını, öyle alt çizgilerin, italiklerin, koyulaştırmaların, büyük puntoların aklına estiği gibi kullanılamayacağını, bu tür yazıların bende yaygaracı bir izlenim bıraktığını kesin bir dille söyledim. Sedat ağlamaklı bir sesle ;

“-Hâkimin yaşı ileri, gözleri bozulmuştur , bari yazı büyüklüğünü 11’den 12’ye getireyim, n’olur izin ver “ dedi.

Müthiş telaşlı idi ve sebebini anlıyordum anlamasına, ama ona anlayış göstereyim derken işime biraz fazla karışmaya başlamıştı. Laptopunda hevesle ve vaz geçerim korkusu ile aceleyle yazı fontlarını değiştirmeye başladı.

“-Başlıklar arial ve 11 olacak dikkat et “

dedikten sonra,  diğer  dilekçeyi yazmaya başladım. Aslında bilgisayarım cumartesi gecesi çökmemiş olsa idi pazartesi her şey bitmiş olacaktı. İnternet bağlantısını ise henüz kuramamıştım. Maral’ın laptopundan internete giriyordum. Akşam  20.00 de çıktık. Oysa ben daha erken çıkıp eve gidip uyumak istiyordum.  Eve gittiğimde Maral yemek hazırladı hemen.Sonra Fenerbahçe maçını seyrettim. Maç istediğim gibi bitti. Biraz uğraşıp modemin eksik dosyalarını bulmayı başardım ve bağlantıyı kurdum ama internete giremeyecek kadar uykusuzdum.

 

Sabah 08.00’de kalktım. Birkaç dakika sonra her zamanki gibi saat çaldı. Daha doğrusu cep telefonu çaldı. Kahvaltı ettim, Maral istasyona bıraktı. Peronun uç kısmına doğru ilerlerken parmaklıkların önündeki bankta oturan kılıksız bir genç adamın bana baktığını hissettim. Baktım, yabancı gelmedi. İnce yüzündeki sakinliği, bakışlarındaki deliliğe özgü tanımlanamaz,  coşkulu kıpırtı nakzediyordu. Bir haftalık sakal vardı yüzünde. Çıkartamadım nereden hatırladığımı. Yanından geçtim. Biraz ileride durup dere tarafına doğru bakmaya başladım. O sırada genç adamın bizim, diğer insanların  göremediği bir dostu ile neşeyle konuştuğunu duydum. Gülerek:

“-Biçem , biiçem, biğiçem” gibisinden bir şeyler söylüyordu keyifli bir sesle.

Bulmuştum, bu çocuk bundan önce oturduğum sokağın delisi idi. Her gün köşebaşına gelir , orada beş metrelik bir alanda  ileri-geri yürür, kaç kişi olduklarını, nasıl birileri olduklarını  kimsenin bilmediği, kendisinden başka hiç kimseye görünmeyen dostlarıyla söyleşir, akşam olunca da giderdi. On yaşından beri o köşeye geldiğini söylüyorlardı sokağın eskileri. Kimi zaman elinde bakkalın verdiği ucuz gazoz veya manavın verdiği bir meyva olurdu. O sıralar 20 yaşında filandı. Görmeyeli 3-4 yıl olmuştu ve çok yıpranmıştı. Hiç terk etmediği görev yerine gidiyordu. Az buz yol da değildi. Demek, her gün 30 kilometre gidip dönüyordu. Çocuğu tanıyınca birden ne söylediğini de anladım. Bi içem diyordu görünmeyen arkadaşına. Eğlence planları yapıyor olmalılardı. Canı  içki çekmişti anlaşılan. Sonra daha ciddi konulara geçtiler. Köşedelisi, arkadaşını ikna etmeye çalışıyordu, her ne konu üzerinde tartışıyor idiyseler.

Tren geldi, oturdum, müzikça1arımın kulaklıklarını taktım, gözlerimi kapattım, Dalida o güzelim sesiyle “J’atteindrai” diyordu.

Sedat kapıda bekliyordu. Fotoğrafları word’e aktarmıştım. Bir fotoğrafçıya gidip dilekçemizi bastırdık. Sonra bir sokak ötedeki adliyeye gittik. Sedat;

“-Ben girmeyeyim, seni burada beklerim” dedi.

Bu gün sürenin son günü idi, son güne kalmaktan biraz da sıkılarak elimde dilekçe Hâkimin odasına gittim. Hâkim ilgisiz bir tavırla önüne uzattığım dilekçeyi havale ederken gereği olmadığı halde açıkladım:

“-Aslında ben son güne bırakmayı sevmem ama bilgisayarım çöktü” dedim.

Hâkimin ilgisiz tavırları birden değişti;

“-Ne ?” dedi. Telâşlanmıştı. Oysa çok kontrollü birisi idi.

“-Kesin mehilin son günü” dedim.

“-Ben de davanın son günü sandım korktum, o şimdi olmamalı diye biliyorum” dedi, rahatlamış bir ifade ile.

“-Dava haftaya, onbeşinde”dedim gülümseyerek.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Cumartesi, Şubat 9, 2008 · Kategori: Tutanaklar

Mehmet Bey nerede ise bitmiş resminin ortalarında bir yeri yeşile boyamaya başladı. Resmin sağında koyu mavi bir büyük kuş vardı. Zümrüd-ü Anka kuşu formunda idi. Mavi gökyüzü, lacivert dağlar ve yeşillik hakimdi resme. Bir yandan da bizimle konuşuyordu.

 

“-Tarık  Bey yok galiba “ dedi Necdet.

“-Biraz evvel burada idi” dedi Mehmet Bey, eli ile sağ tarafındaki duvara asılı, kırmızının hakim olduğu bir nü gösterdi. “-O da bu resmi çalışıyor, tabii ben de yardım ediyorum.”

 

Gösterdiği resim diğer resimlerden belirgin biçimde farklı –ve acemice-idi.

 

“-Burası Tarık Bey’in bahçesinin altı, önünüzdeki ağaç tavanı geçip bahçede devam eder, canlıdır, dekor değil yani, portakal ağacı,  meyvasını yeriz.”

“-Çok ilginç, ama benim asıl ilgimi etrafını çevreleyen mozayık çekti, ne kadar güzel, sabahleyin kaldığımız otelde de görmüştüm, İstanbul’da pek rastlanmıyor” dedim.

Necdet atıldı;

“-Yaa, sabahleyin fotoğrafını çekti hatta” dedi.

“-Nerede kalıyordunuz ?”

“-Tekeli Konağı’nda”

“-Orayı ben yapmıştım. Bu çok eski bir Roma sanatıdır. Ben tekrar ortaya çıkarttım.”

“-Çok ilginç , bu sabah kendi kendime bunu kime yaptırdıklarını sorayım demiştim, doğrusu hiç ummazdım rastlayacağımı, bu gün ilginç tesadüflerle karşılaşıyorum ” dedim, şaşırmıştım.

“-Mevlâna’nın bir sözü vardır; «Susayan adam nasıl suyu ararsa, su da susayan adamı arar» der. Demek ki sizin bu bilgiyi edinmenizin zamanı gelmiş, benimle  karşılaştınız, evrende her şey birbirine bağlıdır ve birbirini etkiler” dedi; Mehmet Bey sakin bir ses tonu ile. Tamamen aynı fikirde değildim ama gülümsemekle yetindim. Mutfak tezgahında elma yıkayıp bize ikram etti. Biz elmaları yerken kitaplıktan büyük boy, ciltli bir kitap çıkartıp verdi. İngilizce taş mozayık üzerine bir kitaptı ve Mehmet Bey’in de mozayık döşerken resimleri bulunuyordu içerisinde. Harika şeyler vardı kitapta, ben kitabı karıştırırken  Necdet Mehmet Bey’in fotoğraflarını çekti, Mehmet Bey de iri siyah bir fotoğraf makinesi buldu bir yerlerden, bizim fotoğraflarımızı çekti. O arada demir kapı tıkladı, Mehmet Bey;

“-Buyurun” diye seslendi. İçeriye ince, orta boylu, uzun saçlı, güzel, temiz yüzlü bir genç kız girdi. Mehmet Bey’le kucaklaştılar, Mehmet Bey kızı bizimle tanıştırdı. Kız mimarmış, Montreal’de yaşıyormuş. Altı ay önce Türkiye’ye gelmiş.  Mehmet Bey’le ortak bir projede çalışıyorlarmış. Kız tuvale baktı;

“-Aa, benim mavim gitmiş” dedi, tuvalin ortasındaki yeşil kısmı göstererek. Mehmet Bey :

“-Orası yeşil olacak “ dedi.

“-Olmaz ben mavimi isterim” dedi, ses tonu çocuksulaşmıştı.

“-Kolay yine mavi yaparız” dedi hiç itiraz etmeden Mehmet Bey.

“-Ama biz de yeşili sevmiştik” dedim, kız hiç taviz verecek gibi değildi,

“-Hayır ben mavi istiyorum” dedi. Mehmet Bey yine:

“-Mavi yaparız” dedi. Vedalaşıp çıktık. İyice karanlık olmuştu. Tamirat nedeniyle delik deşik olmuş tozlu yollardan geçerek otele indik. Tam kapıdan girerken Necdet Bey aradı, gelmişti. Rüzgar havayı biraz serinletmişti. Merdivenlerden caddeye çıktık. Yeşil renkli, yerli, station wagon araba park etmiş bekliyordu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Perşembe, Şubat 7, 2008 · Kategori: Tutanaklar

{İyice dağıldı, ama bitmiyor bir türlü, yazdıkça koyuyorum, sonunda toparlayacağım}

 

Yemeğe çıktık. Vilayet Binasına yakın bir kebapçıya gittik. Necdet Bey, Necdet’in ısrarı ile eski sevgilisini de çağırdı. Otuz yaşlarında, uzun boylu bir kızdı. Adı Ayşegül’dü.  Gazeteci imiş.  Tanıştık. Yemekten sonra kalktık. Tekrar Vilayet Binası’na döndük. Birer çay içtik. Necdet Bey , Necdet’e nekrofilist diye takıldı. Ben bu tür hastaların özellikle morglarda, mezarlıklarda çalıştıklarını, ölülere ulaşabilecekleri işleri seçtiklerini söyledim. Ayşegül atıldı:

“-Bizim mahallede de bir imam vardı, yakalanmıştı” dedi, “-Onsekiz yaşında yeni gömülen bir kızı mezardan çıkartmış, sıcak suya koymuş, gevşesin diye, suçüstü yakalamışlardı. Daha bir sürü ölüye tecavüz etmiş”

Nereden açılmıştı bu konu, kalktık. Adliyeye gittik. Girişteki polisler bizi görünce telaşlandılar, ayağa kalktılar.  Necdet Bey etrafa bakmadan yüksek bürokrat maskesini takınmış, başı önde hızlı adımlarla gidiyordu. Asansörle üst kata çıktık. Mübaşir bizi yazı işleri müdürünün odasına götürdü. Hâkim Bey de orada bekliyordu. Koltuklara oturduk. Hâkim Bey dosyayı iyi incelemiş, sistemli biçimde soruları sordu, cevapları aldı. Necdet Bey de çok rahat bir tavırla bildiklerini anlattı. Müdahale etmeme gerek kalmadan beş-altı dakikada işimiz bitiverdi. Hâkim bizi odasına davet etti. Birer çay söyledi. Çok uzun süreden beri orada görev yapıyordu. Ankara’ya tayin etmişler gitmemişti,

“-Ankara’ya” dedi , durakladı, yutkundu,”-giderken eniştem kaza yaptı, kardeşim, babam ve eniştem öldüler. O günden beri oradan geçemiyorum, dolayısı ile de Ankara’ya gidemiyorum. On beş yıl oldu. ” sustu. Şiş yüzü, aşağıya kaymış ağzı ile dramatik bir görüntüye dönüştü her şey.

“-Beynimde tümör var “ dedi. “-Ameliyat oldum, bakalım…”

Bir sessizlik oldu odada, kimsesiz çocuklarla ilgili çalışmalar yaptığını anlattı, adliye binasının taşınacağından  ve bundan hiç memnun olmayışından bahsetti, gerçekten de çok güzel bir balkonu vardı odasının. Çıktık, ricalarımıza rağmen bizi uzun koridordan geçirip asansöre kadar uğurladı. Necdet, sanki ortalarda görünmesi sakıncalı imiş gibi koridorun ucuna saklanmıştı. Aşağıda bizi buldu, merakla bakıyordu;

“-N’ooldu ?” dedi.

“-Çok iyiydi” dedim.

“-İyiydim di mi ?”  dedi Necdet Bey.

Arabaya bindik, Deniz kıyısından geçerken Necdet bey bir gazinonun önünde durmasını istedi şoförden. Oturduk, bir şeyler içtik, kalktık. Merdivenlerin başında indik, akşama buluşup yemek yiyecek, sonra da diskoya gidecektik. Otele  gidip odalarımıza çekildik. Bir duş aldım. Çantamdan son aldığım kitabı çıkarttım, uçakta yol boyunca okumuştum. Odam gerçekten çok güzeldi. Kalın duvarların içerisine yerleşmiş nişlerde çini biblolar, vazolar yerleştirilmişti. Geniş bir yatak ,dört kapılı eski bir ahşap dolap vardı. Tavanlar altın yaldızlı desenlerle süslenmişti. Sade ve abartısızdı bütün bunlar. Yatağın üzerinde el yapımı , solmuş, bordo bir yatak örtüsü vardı, Üzeri el işi sim ile işlenmişti. Ahşap ağır pancurları açtım, odam pazar yeri gibi yan yana tenteli dükkânların sıralandığı dar bir sokağa bakıyordu. Bu mevsimde bile bir sürü turist vardı, kulağıma Fransızca konuşmalar çalındı. Yatağa uzandım Erich Fromm’un İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri kitabının ikinci cildi elimde idi. Birinci cildini bulamamıştım. Uçakta ve akşam yatmadan önce bir kısmını okumuştum. Yeni başladığım bir kitabı önce baştan biraz okur, eğer kitap beni içine çekerse önsözünü okur, baştan sona bir karıştırırım. Bunu da karıştırma sırası gelmişti. Birkaç sayfa çevirmiştim ki başlığı gördüm : Ölüseverlik. Rastlantının böylesi. Fromm nekrofili ile nekrofil kişiliği, sadizm ile ilişkilerini, yıkıcılığı, ölüseverliği ve yaşamseverliği, Himmler, Hitler ,Stalin gibi kişiliklerin de analizlerini yaparak rahat anlatımı ile anlatıyordu. Bereket Bertan Onaran çevirmemişti de Türkçe olduğunu iddia ettiği garip dili anlamak için ayrıca efor sarf etmeden ve sinirlerim bozulmadan  rahatça ilerleyebiliyordum. Kitabın yarısından fazlasını okumuştum ki Necdet kapıyı tıklattı, giyindim, kapının önüne çıktım.

“-Uyandırmadım ya” diye sordu hafif tedirgin,

“-Hayır kitap okuyordum” dedim.

“-Haydi Tarık Tarcan’ın evine gidelim, Necdet yedibuçukta gelecekmiş, Tarık Tarcan’ı  tanıyorsun değil mi ?” dedi.

“-Tanıyorum, aktördü ” dedim.

“-Evet, evinin  altında da ressam Mehmet Bey’in atölyesi  var, tablolarına bakarız, sen de hoşlanırsın resimden” dedi. Tırmanmaya başladık, hava kararmıştı. Yokuşun bitiminde küçük bir park  vardı. Necdet parkın ucuna kadar gitti, hay Allah burada kale olacaktı, dedi. Yol bitiyordu. Bir yar denizle sonlanıyordu. Geri döndük , aşağıda bir taksici bekliyordu. Necdet ona,

“-Hıdırlık kalesi nerede?”  diye sordu. Adam tarif etti , yukarıda sola sapacağımıza sağa sapmıştık. Tekrar aynı yolu gittik, sonunda tırmanışımız bitmişti. Kenarına kaldırım taşları yığılmış kumla kaplı dar bir sokaktan geçerek  geniş taşlarla kaplı bir caddeye çıktık. Kaleyi bulduk. Denizi kuşbakışı gören bir kule idi. Tarık Tarcan’ın evinde ışık yoktu. Bahçe  yoldan iki metre kadar yukarıda kalıyor ve geniş iki kanatlı bir demir kapının ardından merdivenle çıkılıyordu. Giriş kapısının yanındaki duvar boyunca yürüdük, duvardaki pencerede ışık vardı ve küçük bir demir kapı aralıktı. Necdet;

“-Galiba Mehmet Bey burada “ dedi. Kapıyı çaldı. İçeriden :

“-Buyrun” diye bir ses geldi, içeri girdik.

Duvarın dibinde bir tuvalin başında uzun, dağınık saçlı, dalgın bakışlı bir adam elinde bir fırça ile bize bakıyordu. Sırtında beyaz bir önlük vardı ve önlüğün her tarafı boya lekeleri ile doluydu. Tuvalde bitmek üzere olan bir tablo vardı. Necdet:

“-Beni tanıdınız mı ?” diye sordu, adam gözlerini kıstı;

“-Mustafa Bey…” dedi tereddütle , Necdet;

“Geçen yıl Neşe Hanım ve Necdet Bey’le gelmiştik sizi ziyarete” dedi. Rahatladı, yüzü güldü;

“-Buyrun lütfen oturun, şu anda kafam başka bir alemde sanki , resme konsantre olmuş durumdayım da…”

”-Özür dileriz sizi rahatsız ettik, lütfen siz işinize devam edin, oturmayalım “ dedi Necdet.

“-Yoo lütfen oturun, ben bu arada resme devam edebilirim “ dedi, ellerimizi sıktı, kendimi tanıttım. Basık tavanlı “L” biçiminde bir yerdi. On beş metrekare kadar vardı. Girişite bir mutfak tezgahı ve buzdolabı vardı. Ortada üç kişilik rahat bir kanape, duvarın dibinde bir tuval ve yerlerde duvarlara yaslanmış bir sürü ters çevrilmiş tablo bulunuyordu. Dipteki duvarda  da boydan boya ahşap  bir dolap vardı. Kanapenin önünde tam ortada beyaz kireçle boyanmış bir ağaç vardı ve ağaç odanın taş tavanından çıkıp gidiyordu. Ağacın etrafı sabah pansiyonda gördüğüm taş mozayıkla çevrilmişti.

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Özel Arama
Özel Arama

Melanie_Safka_-_Look_What_They_ve_Done_To_My_Song_Ma
Yükleyen rakosky