Perşembe, Aralık 20, 2007 · Kategori: Tutanaklar

19 Aralık 2007 ; Çarşamba

 

Sabah Gebze’ye gittik, Maral maaşını çekmek istiyordu. Merkezdeki Halkbank  Şubesi  tadilat nedeni ile kapalıydı, diğer şubeye gittik. Arabayı park ederken Belediyenin  park görevlisi çocuk ne kadar kalacağımızı sordu, bankaya gideceğimizi duyunca;

“-En az iki saat sürer, şu aracın sahibi de bankaya gitti, iki saat on dakika geçti” dedi.

Gerçekten de banka çevresi çok kalabalıktı. Diğer şubenin müşterileri de buraya gelmişlerdi ve bayram tatiline girileceğinden para çekmek için son gün bu gündü. Bayram tatilinde makinelerdeki para bitecekti ve yerine para konulmayacaktı. Beklememek için Kaynarca’daki şubeye gittik, işimizi hallettik. Tekrar Gebze’ye döndük, Mehmet Ali’ye pabuç alacaktık. Basket pabucu istediğini söylemişti. Maral eski tip, bot gibi yüksek konçlu bir ayakkabı tahayyül etmişti. Oysa yeni modeller farklı idi. Ayakkabılar ucuz ve çok kalitesiz idi. Alamadan döndük. Gebze müthiş kalabalıktı, trafik kilitlenmişti, dura dura ilerliyorduk, sıkıldım,

“-Sokağa sap” dedim Maral’a, saptı, sokak geniş bir caddeye açılmıştı, Maral tedirgin oldu;

“-Bana giderek uzaklaşıyoruz gibi geldi” dedi ,

“-Sen devam et , geçen yıl buralarda Kazım Bey’le kalorifer kazanı aramıştık, biraz sonra yan yola çıkacağız dedim. Her sapakta sapmak istiyor ama devam etmesini söylüyordum, bir yokuşu indikten sonra

“-Şimdi gördüğün ilk sola sapabilirsin” dedim, birden direksiyonu kırıp saptı, bir derenin yanından, çamurlu bir alanı geçip yan yola çıktık,

“-Ama ben Karadeniz Lokantası’na gitmek istiyordum” dedi.

“-Onun yanına çıkardım seni zaten “ dedim, inanmadı, birden bire lokantayı gördü şaşırdı. Önüne park etti. Aslında lokantanın yanına çıkmamız tamamen tesadüftü, sinsi sinsi gülerek lokantaya girdim, çok büyük çadır gibi bir çatının altı ahşap kaplanmıştı. Ön cephesinde geniş pencereleri vardı.  Girişte büyükçe, zevksiz bir süs havuzu vardı. Etrafta birkaç masa ve bir sürü tezgah vardı; tezgahların üzerinde torbalar içinde kabuklu ceviz, fındık, çay, ıhlamur, kurabiye paketleri yığılmıştı. Camekânlı büyük bir dolap kocaman Karadeniz Ekmekleri ile doluydu, bir başka dolapta turşu ve bal kavanozları vardı. Soğutucu bir dolabın içerisinde de sarı renkte Vakfıkebir Yağları ve lifli Mıhlama peynirleri bulunuyordu. Bizi folklorik kıyafetleriçerisinde ufak tefek 15-16 yaşlarında bir kız karşıladı, Maral ;

“-Lokanta açık mı ?”diye sordu ,

“-Tabii buyrun efendim “ dedi kız ve bizi yan taraftaki bir kapıdan içeriye aldı. İçerisi çok genişti, 4-500 kişi rahat alırdı. Bütün masalar boştu. Dipte yerden tavana kadar yükselen büyük şöminenin yanına oturduk, çıtırdayarak yanan odunların kokusunu hissetmek hoşuma gitmişti. Küçük bir çocuk yeşil bir balonla oynuyordu, bizi görünce gülerek oyununa devam etti. Masaya gelen güler yüzlü kızdan Mönüyü istedik,

“-Mönü yok ben sayayım efendim “ dedi ve yemekleri saydı.

Maral kara lâhana çorbası istedi, ben bir şey yemeyi düşünmüyordum, Karadeniz Yemekleri’ni pek sevdiğim söylenemezdi.  

Bakır, kalaylı bir kâse içerisinde çorba  ve yanında sıcak mısır ekmeği geldi. Maral çorbadan almam için ısrar etti, bir kaşık aldım, fena değildi. Sonra mıhlama söyledik iki kişilik. Bakır bir sahan içerisinde geldi, üzerinde yüzen yağlara sıcak mısır ekmeğini batırdım, güzeldi ama Mustafa Abi’nin geçen yıl, yazıhanede elektrik  ocağında yaptığı daha güzeldi, Maral’a söyledim ;

“-Benim yaptığım yağsız olmuştu, ayrıca peynir tadı da yoktu, ununu çok kaçırmışım her halde“  dedi, iki hafta kadar önce mıhlama yapmış ve birer çatal ancak yiyebilmiştik. Koca tava dolusu mıhlamayı Paşa’ya vermişti.

“-Sen yal hazırlama tekniği ile yapmıştın”  dedim,  çok güldü;

“-Hakkaten ha, Paşa da bayılmıştı zaten” dedi.

 Eve giderken kurbanlık pazarının iyice kalabalıklaştığını ve yolun tıkandığını görünce demiryoluna paralel yola döndük, aklımıza bayram tatilinde şöminede yakmak için biraz odun almak geldi, bir sürü film birikmişti, şömineyi yakıp, ışıkları söndürerek film seyretmek zevkli oluyordu, birer kadeh de şarap içerdik belki. Oduncuya giderken yeni açılan bir ayakkabıcı dükkanı gördük, vitrininde kaliteli markaların çıkartmaları vardı. Gerçekten de iyi bir basketbol ayakkabısı bulduk. Oduncudan da bir çuval odun ile bir çuval tahta aldık. Geçerken eczaneye uğradık. Ufuk’un yüzü gülüyordu.

“-Nasıl yakalandı mı hırsız ?” dedi Maral,

“-Akşam evine baskın yapmışlar, babasını götürmüşler, biraz önce buraya geldi adam, telefonumun yenisini getirdi, ama faturasız” bana döndü ;

“-Acaba bir sorun çıkar mı ?” dedi,

“-Kutulu mu ?” diye sordum ,

“-Kutulu, her şeyi var, IMEI numarası  belli, garanti belgesi de içinde” dedi.

Maral :

“-Bu çalıntı olmasın” dedi.

“-Olabilir, siz  en iyisi faturasını da isteyin “ dedim.

Eczanenin sahibi Ceyda Hanım söze karıştı;

“-Zaten adam da-hırsızın babası- cinayetten 15 yıl hapis yatmış” dedi, Ufuk atıldı;

“-Ay görecektiniz Maral Hanım, iki metrelik bir adam, kapıdan girdi korktuk, beni sordu, özür diledi, paketi verdi aldığı yeri söyledi, şimdi telefon edip fatura isteyeyim”. Hareketleri belirgin bir şekilde kadınsıydı. Telefonu çevirdi, telefoncu faturayı vereceğini söyledi, rahatlamıştı.

Maral sordu;

“-Senin telefonuna  ne olmuş?”

“-Dün akşam Kadıköy’e gidip satmış, o yüzden evde bulamamışlar”

Ceyda Hanım :

”-Daha yeni kamerayı taktık bir saat sonra hırsızlık oldu, parasını çıkarttı dedi.”

“-Yeni mi takmıştınız?” diye sordu Maral.

“Tabii ya yeni takmıştık, bir gün önce olsa hırsızı bulamayacaktık, helâl parayla almıştım telefonu, helâl” dedi Ufuk, bana döndü,

“-Şimdi ne olacak, çok hapis yatar mı ?” dedi. Gülümsedim;

“-Hiç yatmaz, sonuçta birkaç  ay hapse mahkum olur ama ertelenir” dedim.

Ceyda Hanım;

“-Hırsız, hiç yatar mı?“ dedi.

“-Şimdi savcılık iddianame hazırlayacak ve Gebze Asliye Ceza Mahkemesi’nde  dava açılacak, sizi de davetiye ile müşteki olarak çağıracaklar” dedim.

“-Ay ben mahkemeye mi çıkacam” dedi Ufuk.

“-Evet, ilk celse gidersiniz, babasının  zararınızı tazmin ettiğini de söylersiniz, bu ceza tayininde bir miktar etkili olur. Sonra şikayetçi olmanız veya olmamanız fark etmiyor, kamu davası devam edecektir, sonuç değişmez” dedim.

“-Zaten karısı astımlı imiş, paraya ihtiyacı varmış” dedi, üzgün bir ifade ile.

“-Kimbilir, babası da bu telefonu almak için kurban parasını vermiştir” . Ceyda’nım Ufuk’un bu duygusallığına kızdı.

“-Canım paraya ihtiyacı olanın illâ hırsızlık mı yapması lâzım” dedi ve devam etti;

“-Bizim de arabamız çalınmıştı, bir gün oğlum eve geldi, beni görünce telaşlandı, evde olmaman lâzım dedi, niye oğlum evde olmayayım ki dedim, araba yok da ondan dedi, arabasını bahçeye park etmiş, eve geldiğinde görmeyince annem alıp çıktı her halde demiş, evde görünce telaşı ondanmış, hemen polisi aradık, şansımıza hatırlı birisinin oğlunun da arabası çalınmış da onu ararken bizimkini bulmuşlar, bizim arabayla hemen Bağdat Caddesinde kapkaça çıkmışlar, araba kadın çantası doluydu, arkasında anahtarlıklar, rujlar, makyaj malzemeleri yığılmıştı, çaldıkları çantaları boşaltmışlar arabanın içine”

Maral ;

“-Makyaj malzemeleri kaliteli miydi bari ?”  diye takıldı,

“-Hiç birisine dokunmadım ki , attım hepsini” dedi, Maral ;

“-Şaka yaptım, şaka “ dedi gülerek. Bayramlarını kutladık,  çıktık. Maral ;

“-Hemen annene git , çatlamıştır meraktan” dedi.

Gerçekten de annem telefon etmiş:  

“-Oğlum, kasap geç geldiniz diye etleri satmasın sakın?” demişti.

Yarın, bayramın ilk günü kardeşler ve kuzenler onda toplanacaktık. Kavurmalı pilav yapacaktı ve  içimizde kurban kesecek olan olmadığı için kavurmalık eti bir hafta önceden kasaba ısmarlamıştı. Bu gün alacaktık. Evden kavurma yapacağı büyük tencereyi alıp ona gittim. Eti alıp evine dönerken yüzünde iyice rahatlamış bir ifade parıldıyordu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Salı, Aralık 18, 2007 · Kategori: Tutanaklar

Tutanaklar: 18 Aralık 2007, Salı

 

Bu gün keşif vardı. Öğleye doğru Pendik’e geldim, iki saate yakın bir zaman vardı keşfin başlamasına. Ancak bir minibüs bulmak zorunda idim. Dokuz kişi kadar olacaktık zira. Bulamazsam iki veya üç taksi çevirecekti mübaşir. Minibüs duraklarında bekleyen bir arabanın şoförüne sordum. Efendi bir adamdı, bir arkadaşlarının hatsız minibüsü olduğunu, onun ilgilenebileceğini söyledi, kâhya kılıklı bir adama götürdü beni;

“-Osman’ın telefonunu versene, beyefendi avukatmış, mahkeme heyetini keşfe götürecekmiş, minibüs lâzım” dedi.

Kâhya kılıklı adam iki kez aradı , cevap alamadı, numarayı söyledi.

“-Bu numaradan arayın, adı Osman, size yardımcı olur” dedi. Teşekkür edip yürüdüm. Bana yardımcı olan adam minibüsüne dönmüştü, ona da teşekkür etmek istedim. Kapısını kapatıp en arka koltuğa geçmiş, başını da öndeki koltuğun arkalığına dayamıştı. Uyukladığını sandım. Sonra başını kaldırdı. Dudakları kıpırdıyordu. Bir tür namaz kılıyordu  galiba;

“-Allah kabul etsin” diye mırıldanarak eyvallah anlamına bir el işareti yaptım, başını çevirmese de görmüştü. Adliye’de Adalet Vakfı’nın minibüsüne baktım, bulma umudum yoktu zira haciz işlemlerinin yoğunluğu nedeni ile diğer işlere sıra kalmıyordu. Tahmin ettiğim gibi oldu. Bulamadım. Mahkeme kalemine çıktım. Mahzun yüzlü, zayıf kâtibe hanım dosyamı açmış bilgisayarda bir şeyler yazmaya çabalıyordu. Bir yandan da UYAP’a verip veriştiriyordu. Yazıyor, yazdıkları silinince bir daha yazıyor, kimi zaman yazmak istemine sistem izin vermiyor,  aradığını bulamıyor, etraftan yardım istiyor, yine de olmuyordu. Yüzüme baktı;

“-Bu UYAP bizi mahvetti “dedi, “-Eskiden bir dakikada yaptığımızı bir saatte yapamıyoruz, siz bu durumu Baro’ya bildirsenize “

“-Bildirdim” dedim, “-Bilgi İşlem’deki arkadaşlar bir çalışma yapıyorlar”

“-Görüyorsunuz neler çektiğimizi “ dedi.

“-Evet haklısınız “ dedim.

Mübaşire dönüp sordum :

“-Başka keşif var mı ?”

“-Yok Avukat Bey, bir tek sizinki”

“-Ben bir minibüs buldum, Göçbeyli Köyü’ne taksi ne kadar yazar ?”

“-Geçen gün Formula 1 ‘in oraya gitmiştik altmış lira yazdı, siz bir minibüsçüyü arayın”

Telefonu çaldı çaldı, cevap vermedi.

“-Açmıyor, taksiyle gideceğiz galiba “ dedim.

“-Açmıyor mu, kapsam dışı mı ?” diye sordu mübaşir. Ne fark ederdi ki, keşfe az kalmıştı. Bir daha aradım uzun uzun çaldı, tam kapatacaktım ki açıldı.

“-Osman Bey siz misiniz ?” dedim.

“-Evet Abi haberim var Avukat Beysiniz değil mi?”

“-Evet, Göçbeyli Köyü’ne gideceğiz, sekiz kişi kadarız, ne kadara gidersiniz ?

“-Şey biz kilometreye göre, yani, bir yüz liranızı alırım”

Sonra tereddüt etti  ;

“-Çok mu oldu ?” dedi, oysa yüz lirayı gözden çıkartmıştım;

“-Yüz lira diye “ tekrarlarken mübaşir

“-Yetmiş, yetmiş” diyerek kolumu tuttu.

“-Bakın Mübaşir Bey yetmiş diyor burada “ dedim,

“-Ona bir on lira daha ekleyiverin”

“-Tamam “ dedim. Plakayı söyledi, adliyenin karşısındaki benzin istasyonuna gelmesini söyledim.

O sırada bilirkişiler de gelmişlerdi. Mübaşir, Kâtibe Hanım’ın  uzun uğraşlardan sonra basmayı başarabildiği zabıtları ve dosyayı alıp hakimin odasına gitti. Pencereden minibüsün geldiğini gördüm, gümüş rengi, lüks, çok rahat bir minibüstü, plakasını kontrol ettikten sonra  telefon açtım;

“-Sizi camdan görüyorum , orada bekleyin on dakikaya kadar oradayız” dedim.

Hakim Bey öne oturdu. Yanıma Harita Mühendisi düşmüştü. Otuz yaşına yakın bir hanımdı. Yeni bebeği olmuş, uykusuz da bir oğlanmış, o ve eşi ise uykularına düşkünlermiş, gecede 4-5 defa uykusu bölünüyormuş. Gerçekten de yorgun görünüyordu. Ona bir iki kitap önerdim.

“-Çalışan kadının anne olması çok zor “dedi.

Nereye gideceğimizi bilmiyordum.

“-Size güveniyorum “ dedim Haritacı Hanıma. Güldü,  içine sitem gizlediği bir tonla;

“-Herkes bizi müneccim sanıyor, oysa biz de veri olmadan nasıl bulalım ?” dedi.

Neyse ki Formula pistinin yanından geçerken tabelâları gördük. Pisti ilk defa görüyordum. Birkaç dakika sonra bir derenin üzerinden geçtik. Haritacı hanım dereden bahsetmişti, şoföre geldik derken  gideceğimiz kooperatifin tabelâsı göründü.

Girişte büyük bir nizamiye binası vardı. Bariyerin önünde durduk. Koyu renk cam açıldı, üniformalı bir görevli ne için geldiğimizi sordu. Şoför;

“-Beyler Mahkeme Heyeti “dedi.

Ön koltukta oturan Hakim Bey otoriter bir sesle :

“-Pendik Asliye Hukuk Mahkemesi’nden keşif için geliyoruz” dedi.

Görevli :

“Kim için geliyorsunuz ?” dedi. Hakim Bey sinirli bir sesle:

“-Mahkemeden geliyoruz” dedi. Görevli tedirgin olmuştu;

“-Özür dilerim efendim, buyrun geçebilirsiniz, ziyaretçileri kaydetmem gerekiyor da,yani, onun için…” dedi. İçeri girdik.

Ormanlarla çevrili altıyüz dönümlük bir yerdi. Son derece sessizdi. Binayı bulduk. Hiç kullanılmamıştı, bazı camları kırılmıştı. Bu kadar korunan bir sitede olduğu halde camları kimin gelip de kırdığını merak ettim. Minibüsten indik, eve yaklaşırken bir atmaca çatıdan havalanıp gitti.

Dönerken hafif bir kar yağışının içinden geçtik. Radarla denetim yapıldığını gösteren tabelayı görünce şoför birden yavaşladı. Hakim bey o sırada telefonda oğlu ile konuşuyordu, durumu fark etmedi, telefonu kapattıktan sonra şoföre neden yavaşladın der gibi baktı, cevabı duyunca da :

“-Ben de sana radara yakalanma diyecektim “ dedi.

Maral’ı aradım, O da Kadıköy’e inecekti. Adliyenin önünden beni aldı. Dönerken eczaneye uğradık, ben arabada bekledim. Uzunca bir süre kaldı. Eczacı hanımla iyi dosttular.

“-Ufuk’un cep telefonunu çalmışlar, polisi arıyorlardı. Kameradan izledik, sakallı bir adam, Ufuk içeriye iğne yapmaya geçtiğinde  elini bankonun arkasına uzatıyor, bir kadın içeri girince çekiyor, sonra kadın gidince kapıyor telefonu. Bir saat sonra da başka bir ilaç için yine gelmiş, cesarete bak. Sağlık karnesi ile alışveriş yapmış, kimlik numarası, hepsi ellerinde, bulurlar değil mi ?”dedi.

Ufuk eczanenin kalfası idi , çok becerikli bir çocuktu.

“-İkinci gelişi cesaretten değil, şüpheden kurtulmak için” dedim.  

“-İyi ki kamera varmış, ne kadar adî insanlar var”.

“-Ne kadar adî insanlar var “ diye tekrarladım ve ekledim;

“-İnsanlar ne kadar adîleşebiliyor.”

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Salı, Aralık 18, 2007 · Kategori: Tutanaklar

 17 Aralık 2007, Pazartesi

 

Tam Eminönü iskelesine adımımı atmıştım ki Ethem aradı;

“-Biz çorbamızı bitirdik sen neredesin ?”   dedi,

“-Geliyorum, iskeledeyim “ diye yanıtladım.

“-Sarıoğlundayız “ dedi.

Yüksel Abi’yle karşılıklı oturmuşlardı. Saçları bayağı kısalmıştı;

“-Hatice Hanım bayağı sökmüş berberlik işini” dedim gülerek.

“-Ne demezsin” diye yanıtladı , o da gülüyordu.

Yüksel Abi, şaşırmıştı;

“-Hatice hanım mı kesti saçlarını ? Valla bravo” dedi.

Elektrikli tıraş makinesini bir ay kadar önce Tahtakale’den birlikte almıştık.

Ethem ;

“-Cuma günü Mösyö Piyero’ya imzalattığım on lirayı kullanmışım, eve gittim çocuklara  göstermek istedim yoktu” dedi.

Mösyö Piyero’ya  illüzyon gösterisinde kullandığı on lirayı imzalatmıştı. O sırada Hayriye geldi;

“-Ben aslında tokum, yazıhaneye uğradım, Mustafa Abi’nin müvekkili gelecekmiş beni buraya gönderdi” dedi. Ethem;

“-Sen yine de bir şeyler ye “ dedi. Hayriye bir taze fasulye ısmarladı, üstüne bol pul biber serptiği bir de pilav yedi.

“-Biliyor musun Verşan Abi ben sigarayı bıraktım” dedi.

“-Aferin, buna sevindim, kaç hafta oldu ?” dedim.

“-Daha hafta olmadı, iki gün önce bıraktım, senin yöntemini uyguluyorum, çok etkili oluyor” dedi,

“-Arada dayanamadım mı bir tane yakıyorum, ama iki günde sayısı üçü geçmez” diye ekledi.

“-Çok iyi, bir tane yaksan bile yapamıyorum diye vaz geçme , iki hafta sık dişini, her geçen gün kurtulmaya daha fazla yaklaşacaksın “ dedim.

“-Sana bir şey soracaktım ama unuttum” dedi.

“-Boş ver hatırlayınca sorarsın “dedim .

Yazıhaneye çıktık. Ethem ;

“-Yarın yoksun, nolur şu takibi hazırla” dedi. Adalet Bakanlığı’nın  UYAP adındaki yargı ağı projesi uygulanmaya başlanmıştı ve son zamanlarda bu nedenle epey rağbetteydim. Hiç biri sistemi tam sökememişti, bilgisayardan anlamadıklarına dair bir önkabulleri vardı ve bu önkabul benim de çok iyi anladığıma dair bir başka kabulü de ihtiva ediyordu. Bu nedenle bürolarına bir yazıcı almaktan, yazıcının kartuşunun değiştirilmesine, e-maillerinin neden açılmadığına, hatta e-mail gönderimine kadar tüm hususlarda danışmanlık vermekte idim.

“-Hazırlarım merak etme” dedim Ethem’e ve takibi hazırlayıp flash diskine  yükledim.

Çantamı toparladım, Atila Bey’in kapısından içeri başımı uzattım, Akın Bey de ortada idi. El sıkıştık.

“-Siz hala gitmediniz mi tatile ?“ dedim,

“-Bayram tatili ile birleştireceğim” dedi.

Memleketi Milas’a gidip dağlarda dolaşacaktı, çok bunalmıştı, dağda giyebileceği kar giysileri arıyordu.

“-Ben yarın yokum ,Çarşamba zaten yarım gün, gelmem o nedenle şimdiden bayramınızı kutlayayım” dedim. Bayramlaştık.

“-Yarın keşfin vardı değil mi ?“ dedi Yüksel Abi asansörü beklerken.

“-Evet Abi” dedim,

“-Keşfim var, tuhaf bir keşif.”

Aslında sıradan bir keşifti, ama sıra dışı bir şekilde gelişmişti, önce Pendik’e gitmesi gerekirken evrak Tuzla’ya gönderilmişti. Orada önce farkına varmamışlar, kayıt edip numara vermişler, gün tayin etmişler son anda kendi bölgelerinde olmadığı ortaya çıkınca bütün işlemler iptal edilmiş bu arada ben de üç kez Tuzla’ya gitmek zorunda kalmıştım. Sonra elden gönderilmeme kuralı yüzünden  posta ile evrak Pendik’e gönderilmişti. Orada gün tayin edilmiş, taraflara tebligatlar çıkartılmıştı. Daha sonra tayin edilen günün arife günü olduğu anlaşılmış, taraflara telefonla ulaşılarak keşfin bir gün önceye çekildiği bildirilmişti. Bunlar aynı dosyada üst üste rastlanılacak aksilikler değildi, yine de olmayacak şeyler değildi.

Olmayacak olan Alem Bibi ‘nin ortaya çıkışı idi.

Tuzla’ya üçüncü gidişimde arabayı adliyenin karşısındaki bir ara sokağa bırakmıştım. Öğleden sonraydı, işim bitince anneme uğrayıp eve döndüm, annemden ayrılırken bir ara arabanın alt tarafından korkmuş yavru kedi  sesi gelmişti ama annemin bahçesinde konuşlanan kedi klanından siyah beyaz benekli olan arabanın altından çıkınca ve arabanın altına bakıp da boş olduğunu görünce  pek aldırış etmeden arabaya binmiş, benekli kediyi de yavru kedi  sesi çıkarttığı için içimden ayıplamıştım.  Eve döndüm.  Üç dört saat geçtikten sonra bir nedenle bahçeye indim, Maral da Paşayı serbest bıraktı. İşte o anda bir yavru kedinin miyavlamalarını-ki buna feryat demek daha doğru olacaktı- duyduk. Ses duvarın arkasından , bitişikteki metruk evin bahçesinden geliyordu. Doğru oraya koştuk, birkaç haftalık tekir bir yavru kedi bizi görünce hemen bize doğru geldi, o sırada Paşa da onu fark etmiş üstüne yönelmişti,   çok korkan yavru sırtını kabartmış, sürekli tıslıyordu. Paşa merakla burnunu ona doğru uzattı. Kedilere alışıktı ve onlarla iyi geçinirdi. Ama ne var ki yavru bunu bilmiyordu, minik pençesini Paşanın burnuna geçirdi, Paşa “iiyk” diye bir ses çıkarttı, ama yine hamle etti. Maral Paşa’yı boynundan yakaladı. Ben yavru kediyi aldım. Çok ufak ve zayıftı. Avucumun içerisinde kalbi gümbür gümbür atıyordu. Kaburgalarını hissediyordum , birer kibrit çöpünden daha kalın değillerdi. Eve götürdüm, tırnakları ile elime sıkıca tutunmuştu. Bir yandan da mırlamaya başlamıştı ( bu özelliğini hala koruyor  dokunduğunuz anda mırlamaya başlıyor). Kedi maması verdim. Büyük bir iştahla yedi. Yeniden koydum önüne mama, onları da yedi. Sonra onun nereden çıktığını sorgulamaya başladım. Tabii hemen annemin evinin önünde olanlar aklıma geldi, sesin gerçek sahibini bulmuştum.  Bu arada Maral yavruyu kucağına alacak oldu, mırıltıları duyar duymaz bana uzattı;

“-Nolur al bunu dedi, sonra dayanamam, ayrılamam.”

Onu ne yapacağımızı düşünmedik bile, Maral kedi taşıma kutusunu çıkarttı , içine koyduk bu ince kara kuyruklu, sıska , ufak yavruyu, arabaya atladık , doğru anneme gittik. Eve almamız imkânsızdı, zira evde tam altı kedi vardı ve bunların önümüzdeki yaz biri içeride kalacak, diğerleri ise bahçede barınacakları bir yer yapıldıktan sonra evin dışına alınacaklardı. Maral  ile bu konuda anlaşmıştık ve aksi durum casus belli  olarak kabul edilecekti.

Annemin bahçesindeki kediler bizim arabayı görünce  her zamanki gibi koşup geldiler. Arabada her zaman onlar için bir paket kuru mama bulunurdu. Yavruyu çıkartıp aralarına koyduk, hepsi aynı tepkiyi gösterdiler. Tıslayıp dişlerini gösterdiler.  Yavru buraya ait değildi. Zavallıcık gitti bahçenin bir kenarına oturdu, tüylerini hafifçe kabarttı, kuyruğunu ön ayaklarının etrafına doladı. Çok dokunaklı bir görüntüsü vardı. Onu orada ölüme terk etmemiz imkânsızdı. Tekrar eve döndük. Tuzla’dan tamponun içine girmiş olmalı idi her halde. Eve gelirken kimi zaman yüz kilometrenin üzerinde sürat yapmıştım. Nasıl da düşmemişti ?

Bir mucize gibiydi onun gelişi. Yerden öyle bir bakıyordu ki yüzüme, birisini hatırlattı bu bakış;

“-Adı Alem Bibi olsun dedim, dünyanın kızı demek, hani o Afganistanlı yeşil gözlü kızın adı”

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Özel Arama
Özel Arama

Melanie_Safka_-_Look_What_They_ve_Done_To_My_Song_Ma
Yükleyen rakosky