Cuma, Haziran 3, 2009 · Kategori: Mizah

Vedat Dayım –allah rahmetini üzerinden eksik etmesin- otuzuna doğru azmıştı. Tey tey tey… Hem de ne azmak. Zaptolmaz olmuştu zavallı dayım. Ben o zamanlar 13-14 yaşlarımdayım. Okul tiyatrosunda oynuyordum. Bir gün tekst çalışmak üzere eve iki-üç arkadaşımla geldim. Dayım son iki aydır olduğu gibi bizde idi.   Karşı apartmanda bir kızı beğenmişti camdan bakarken ve bir daha camdan ayrılmaz olmuştu. Oturma odasındaki ağır koltuğu camın önüne çekiyor, yüzünü cama döndürüyor, akşam babam eve gelene kadar gözlerini karşı evin pencerelerinden ayırmıyordu. Babam eve gelmeden birkaç dakika önce bilinmez nasıl hissediyorsa (rahmetlinin güdüleri [hem iç, hem de dış] pek kuvvetli idi), toparlanır ve giderdi. Artık bu işi rutin bir hale getirmişti ve sabah babam evden çıkar çıkmaz elinde bir nevale filesi ile kapıda arz-ı vücut eylerdi. Koltuğunu sadece kendisinin bildiği ince hesaplarla ayarlar, görüş açısını test eder, nevale pakedini açar ve tarassut eylemine başlardı. Nevale pakedinde de yok yoktu; evden içeri girer girmez buzdolabına koyduğu Tekel Biraları, tuzlu fıstık, fındık, badem, 2-3 paket kaçak sigara, kaçak ballı bademli çikolata. Koltuğunun ( o koltuğun adı evde dayımın koltuğu olmuştu) yanına çektiği sehpaya paket muhteviyatını dizer, bunları atıştıra atıştıra akşama kadar karşı evi izlemeye başlardı. Karşı apartımandakiler de bundan rahatsız olmuşlardı elbet ama, babam mahallede sevilen  ve biraz da korkulan bir şahıs olduğu için ses çıkartamıyorlardı. Dayım bu tarassut işinden bir türlü vazgeçmeyip her gün ısrarla pencere önünde yerini alınca, yaptığı, zamanla sıradan bir iş haline gelmiş ve sanki o yokmuş gibi günlük yaşantımızı sürdürür olmuştuk.

 

İşte o gün de annem dayımı evde bırakıp çıkmış, alışverişe gitmişti. Ben, Tivigi Muzaffer ve Küp Ziya arkadaki benim odama geçmiş ve piyes kitaplarımız elimizde okuma provasına dalmıştık. Dayım da ele aldığı her iş gibi bu gözetleme işini de büyük bir ciddiyetle ifa ediyor, bir an bile gözünü kırpmadan karşı pencereyi seyrediyordu. Bir ara Tivigi Muzaffer su içmek üzere mutfağa geçti. Bu Muzaffer bir hoş çocuktu, hoş dediysem bu lâfı boşuna kullanmadım; enikonu hoş bir çocuktu. O yaşları yaşayan bilir, zamanın pek de kolay geçmediği yaşlardır. O zamana kadar sadece sıvı atıkları vücuttan atmaya yarayan organına bir haller olur. Ne olduğunu tam anlayamazsın ( büyüklerden  anlatan da çıkmazdı), eyerinin altına diken girmiş beygir gibi sağa sola hamle edersin. O güne dek sokaklarda birlikte oynadığın kızlar, bir başka boyutun  ulaşılmaz yaratıkları haline dönüşür. Davranış modellerin farklılaşmaya başlar, babandan bir yandan nefret eder, öte yandan benzemeye çalışırsın.

 

 Muzaffer ise davranış modeli hakkındaki tercihini annesinden yana kullanmıştı. Zaten narin yapılı biriydi. İnce bilekler, ufacık eller. O zamanlar hatırlarsınız; Twiggy diye bir yabancı manken kız vardı. Cılız, kemikleri sayılan, kısa saçlı, ne kalçası ne göğsü  bulunan bir kız kurusu. Oğlan çocukları gibi de giyinirdi. Pantolon, gömlek, ayağında makosenler.  Bizim Muzaffer de işte bu Twiggy’nin ikizi gibiydi. Saçlarını da onun gibi kestirdiğinden al sana yerli Twiggy. Lakabı da buradan geliyordu: Tivigi Muzaffer.

 

Muzaffer mutfaktan döndükten sonra

“-Ne tatlı dayın varmış senin.” dedi.

“-Dayımla mı tanıştın?”

“-Evet, beni sen sandı, mutfağa seslendi «bana da su ver» diye, suyu ben götürünce şaşırdı, bizi hiç görmemiş meğer.”

“-Görmez. Hiçbir şeyi fark etmez, vazifesine çok bağlıdır.” O kadar alışmıştık ki dayımın yaptığına, sanki görevini sadakatle yapan bir memur gibi algılamaya, hatta takdir etmeye  başlamıştık onu.   

 

Kıyamet ertesi sabah koptu.

 

Sabah erkenden kapının çalması ile ailemizin bütün bireyleri saçları dikilmiş vaziyette yataktan fırladık. Zira bahsettiğim sabah; gündoğumundan önceki bir zaman dilimini kapsıyordu ve henüz ortalık zifiri karanlıktı.

 

Kapıda anneannem, akı iyice belirginleşen gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Dayımsa merdiven sahanlığında bir ileri bir geri volta atıyor, sabahın o saatinde müthiş enerjik bir görüntü sergiliyordu. Salonda herkes toplanmış,  uykulu gözlerle ne olduğunu kavramaya çalışırken, anneannem bir çırpıda olan biteni anlattı. Dayım Tivigi Muzaffer’e aşık olmuştu. Bütün gece anneannemin başının etini yemiş, kızın ürkekliğini, zarifliğini, mahcupluğunu anlata anlata bitirememişti. Ben başıma gelen felâketin boyutlarını hesap etmeye çalışıyordum ve büyük bir hataya düşerek Muzaffer’in erkek olduğunu söylemekten korktum. Anneannem;

 

“-Baktım bizim oğlanda ateş bacayı sarmış, ben de gidip bir göreyim dedim” diyordu.

 

Plânı şöyleydi: okul dönüşü arkadaşlarımı her zamanki gibi eve getirecektim, anneannem de tesadüfen bizde olacaktı ve kızı görecekti. Dayım o kadar hevesli idi ki onun o heyecanından kimsenin aklına kızın (benden başka hiç kimse Muzafferin cinsel kimliği hakkında gerçeği bilmiyordu) 14 yaşında olduğu gelmiyordu. Müstakbel gelin adayı dayımın yarı yaşındaydı. Ben dehşete kapılmış bir halde  okula gittim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Baktım olmayacak teneffüste Muzaffer’e durumu açıkladım. Allahtan Muzaffer olgun çocuktu. Hatta o yaşlarda içimizde en olgunu oydu. Hepimiz bedenimizde yeni yeni gelişen çeşitli hormonların etkisi altında delikanlılık denen fırtınalı denizde yalpalarken onda henüz en küçük bir esinti bile başlamamıştı ve bu onu fark edilir derecede sakin ve dengeli bir kişilik yapıyordu. Durumu soğukkanlılıkla karşılamıştı. Bir süre durumu idare etmeye karar verdik. Bu Muzaffer’i eğlendirmişe benziyordu. Tiyatroyu çok seviyordu ve bütün hedefi ileride iyi bir aktör olmaktı.

 

“- Her büyük oyuncu, mutlaka karşı cinsin kılığına girmiştir, bu benim tiyatro kariyerimde bir dönüm noktası olacak” diyordu. Okul çıkışı bir ara karşı köşedeki asırlık çınarın altında dayımı görür gibi oldu isem de  birden gözden kayboluverdi. Anlaşılan dayım büyük aşkını görmeye gelmişti. Muzaffer eve gidip üstünü değiştirdikten sonra bize geldi. Anneannem sözde belli etmeden Muzafferi adeta sorguladı. Anne babası ne iş yapıyormuş, kaç kardeşlermiş, evleri kendilerinin mi imiş kira mı imiş, hane halkının geliri aylık ve yıllık bazda ne kadarmış, aile geniş mi imiş, hepsini makineli tüfek gibi sıraladı. Muzaffer gayet sakin bir zarafetle bütün soruları cevapladı. Anneannem duyduklarından pek memnun olmuştu. Bana;

 

“-Haydi siz isterseniz odanıza  geçip çalışın” dedi.

 

 Bunları derken nedense gözleri ve kaşlarını anlamlı anlamlı oynatıyor, ağzını sağa sola hareket ettiriyordu. Yanından geçerken kulağıma;

 

“Hem güzel hem de terbiyeli maşallah” dedi. İş  gittikçe sarpa sarmaya başlamıştı. Muzaffer rolünü çok güzel oynuyor, hiçbir şekilde abartıya kaçmıyordu. Esasen gerçek hayatta nasıl idiyse öyle davranıyordu.  Anneannem annemle konuşmuş, kıza bayıldım diyormuş. Hemen ailesinden isteyelim, fazla uzatmayalım diye ekliyormuş. Annemin; kız daha çok küçük, ayrıca okulu var, okuyor şeklindeki itirazlarına da kulak asmamış.

Akşam babam her zamankinden erken eve geldi ve ben gafil avlandım. Zira o gelmeden uyku numarası yaparak kurtulmayı plânlamıştım. Neden derseniz, bizim babamdan her hangi bir şeyi saklama imkânımız yoktu.

 

Babam kriminologtu. Telaffuzu bile zor olan bu mesleği babam büyük bir zevkle yapardı. İşine çok bağlıydı.  Çoğu zaman eve de iş getirir, bu, bazen karışıklıklara  neden olurdu. Meselâ getirdiği küçük pakedi arar;

 

 “-Hay Allah kıl numunelerini koyduğum paket nerde” diye söylenirdi.

 

 Kimi zaman anneme seslenir: “-Hanım, sperm örneklerini sakladığım mendili yıkamadın inşallah” derdi. 

 

Bir kere sofrada annemin yaptığı yahniyi yerken “-Hanım bunu dün akşam getirdiğim paketten yapmadın umarım. Elimdeki cinayet davasının doku örneklerini kasap kağıdına sarmıştım”  demişti de hepimiz masaya kusmuştuk. Her ne kadar şaka yaptım demiş ise de aylarca et yiyememiştik.

 

Babamın uzman olduğu bir alan da yalancının beden dili idi. Âdeta aklımızdan geçenleri okurdu. Bu nedenle ona yakalanmamak istiyordum ama işte tuzağa düşmüştüm.

 

“-Sen gelsene içeri” demiş beni oturma odasına götürüp kapıyı kapatmıştı. Sorgulanan bir maznunun psikolojisi içinde idim.

 

Babam umursamaz bir sesle (ki bu durum bizde en yüksek dereceli alarm karşısında verilen tepkiye eşdeğer bir tepkime yaratırdı);

 

“-Nedir mesele? “dedi. Zaman kazanmak için:

 

“-Hangi mesele” dedim ve der demez de pişman oldum.

 

“-Sakın numara yapmaya çalışma…” eyvahlar olsun, babamı kızdırmıştım, şimdi  çok kızdığı zamanlar yaptığını yapacaktı. Hayır dayaktan bahsetmiyorum. Dayak  babamın pek seyrek başvurduğu bir yoldu. Ancak bize uygulayacağı hareketin ne gibi sonuçlar doğuracağını tarif ederdi ki dayanması zordu.

 

“-Şimdi”  derdi , “-Gırtlağını sıkmaya başlayacağım, aslında şanslısın, asfiksiden ölmek en eğlenceli ölümlerin başında gelir. İlk başlarda şiddetli bir sancı hissedeceksin ama, sonra tatlı bir sarhoşluk gelecek üzerine, neşen artacak, nasıl âlem değiştirdiğini anlamayacaksın bile. Yalnız bir olumsuz tarafı var çok feci başın ağrıyacak.“

 

Bunları o kadar gerçekçi anlatırdı ki biz zangır zangır titremeye başlardık. Ama daha da korkutucu olan babamın kızmaya başladığı andı, bunu da babamın küfretmeye başlamasından anlardık. Normalde babam hiç küfür etmezdi. Küfür de bilmezdi. Topu topu iki küfrü vardı. Yalnız bunları  öyle etkili kullanırdı ki kendisine yeterdi. Küfürlerinden başta geleni hani ağza dışkılamaktan bahseden koprofilist bir küfür vardır ya, işte o küfür. Her harfe öyle bir ağırlık yükler, yoğunluk kazandırırdı ki, küfürü bir kere işiten, gerçekten o eyleme muhatap kalmış gibi ağzının tadı kaçmış bir vaziyette gezer, bir süre ağzını sımsıkı kapalı tutardı. İşte yine o ortam doğmuştu. Babam yarım kalan cümlesini ;

 

“-Agggzzzına Sssssııı…” şeklinde tamamlamaya girişti.

 

“-Tamam baba, tamam, her şeyi anlatacağım” dayanamamıştım.

 

“-Baba Muzaffer kız değil.”

 

“-Olabilir, bunun bu devirde bir sorun teşkil edeceğini sanmıyorum. Dayın da her halde bu konuda bir problem çıkartmaz.”

 

“-Baba, anlamıyorsun. Muzaffer erkek.”

 

Babam bu kez gerçekten şaşırmıştı. Bir süre düşündü, bense durumu açıklamaya çalışıyordum;

 

“-Sabah birden… öyle uyku sersemi…nutkum tutuldu, sonra da olaylar öyle hızlı gelişti ki…”

 

“-Tamam, tamam anlaşıldı, çok hassas bir durum, çok dikkatli davranmalıyız oğul.”

 

Neyse babamın oğul demesi iyiyi işaretti. Birlikte bir şeyler yapacağımız zaman böyle hitabederdi bana, rahatlamıştım.

 

“-Bu senin dayın, biliyorsun kafadan biraz gayr-ı müsellâhtır. Rabbim yaratırken aklı biraz az koyuvermiş, sonra dengelemek için basmış hormonu…”

 

Babam aslında severdi dayımı. Dayım, ailenin yaramazlıkları hoş görülen küçük evlâdı pozisyonunda idi. Otuzuna merdiven dayadığı halde halâ çocuksu davranışlarını sürdürüyordu. Buna karşın görünümü kırkında bir adam gibiydi. Aşırı kıllı, tıknaz vücudunu iri bir baş tamamlıyordu. Sakalları o kadar sıktı ki, tıraşlı yüzü kıl diplerinin yoğunluğu yüzünden mavimsi bir renkte görünürdü. Vücudunda o kadar bol serpiştirilmiş kıllar ne yazık ki kafaya gelince seyrelirdi. Dayımın daha onsekizinde tepesi açılmaya başlamıştı. Sadece saçlarının çevresinde dışa vuran hormonal faaliyet birdenbire başka bölgelere de sirayet etmiş olacaktı ki, son birkaç aydır dayıma bir haller gelmiş, zaptolunmaz olmuştu.

 

“-Şimdi, durumu birden bire açıklamak olmaz. Dayın bir travma yaşayabilir ve bu hem duygusal ve  hem de seksüel tavrında onulmaz kırılmalara yol açabilir. Zaten milletin oniki- onüçünde yaşadıklarını bu deyyus dayın otuzunda yaşamaya başlıyor.”

 

Ben gözlerimi açmış babamı dinliyor, söylediklerinin bir kelimesini bile kaçırmamaya gayret ediyordum.

 

“-Şimdi bu ilişkide de dayının nasıl bir seyir izleyeceğini önceki serüvenlerine bakarak rahatlıkla kestirebiliriz. Tıpkı seri katiller gibi. Onların da neyi nasıl yapacağı, hangi sırada davranacakları şaşmaz bir şekilde bellidir. Dayın olacak ebleh de tam bir seri mâşuk. Şimdi bunun davranış örüntülerini bir gözden geçirelim bakalım. Önce bu hırt dayın görür görmez âşık oluyor. Sonra gözetleme safhası geliyor ve  üçüncü aşamaya geçemeden bitiyor. Cesaret yok ki keratada. Üçüncü aşamaya geçse, bir araya gelmesi, kıza dokunması gerekecek.  Onun yerine yeni bir aşka saplanmak daha zahmetsiz. O halde şimdi dayın okul civarında pusuya yatmaya başlamıştır.”

 

“-Zaten bu gün okul çıkışında onu görür gibi olmuştum.”

“-Hah, bak görüyorsun süreç işlemeye başladı. O halde yapacağımız iş belli oldu demektir. Seri mâşuğumuz ikinci aşamanın sonuna doğru geldiğinde ona yeni bir şok dalgası zerkedeceğiz ve bu sefer gerçek bir kızla karşılaşmasını sağlayacağız.”

 

“-Gerçek kızı da buldum galiba baba, Leylâ.”

 

Leylâ gerçekten aşık olunmayacak bir kız değildi, Sarı, ama bal sarısı uzun saçlar, elâ gözler, güzel bir ağız, uzun ince bir boy.  Tivigi Muzaffer hariç okulun bütün çocukları Leylâ’ya âşıktık. Kaderin garip tecellisi Leylâ da Muzaffer’e âşıktı. Leylâya aşık olan bir kişi daha vardı:

 

Sayko Gündoğdu!

 

Eski hocalardan bahsedilirken genellikle şöyle bir ifade kullanılır:

 

“Öldüyse mekânı cennet olsun, yaşıyorsa Allah uzun ömür versin. “

 

Bu ifadeyi Gündoğdu Bey’in tek bir öğrencisine dahi kullandırtamazsınız. Gündoğdu Bey’in (bu namussuza bey demem ağız alışkanlığından) öğrencisi olma bahtsızlığına uğrayanlar ondan şöyle söz eder:

 

“Öldüyse nebbaşların eline, nekrofillerin kucağına düşsün, yaşıyorsa Allah belâsını versin! “

 

İnsanın bir hocasının mezar soyguncularının eline, ölüsevicilerin kucağına düşmesini istemesi, belâ okuması garip gelebilir; ama bilemezsiniz bu Gündoğdu komple sapıktı. Eğer geçmişte yaşasa idi, tarihte şöyle bahsedilirdi  herhalde:

 

 “Her türlü sapıklık, sapkınlık, sarkıntılıktan başla da; ırza tasaddi, ırza  tecavüz, taciz, sürtünme, dokunma, tutma, koklama,  görevi kötüye kullanma, emniyeti suistimal, yalancılık dolancılık, oğlancılık, talancılık, yağmacılık, gaspçılık, darpçılık, biseksüalite, homoseksüalite, bestialite gibi dertlerden musdarip bir fena âdem idi.”

 

Hoş geçeceği tarih de Dünya Alçaklık Tarihi olurdu her halde. Kürsünün ardından durmadan fermuarı ile oynar cırrp, zıırp, pırrp diye fermuar sesleri duyulurdu.  Not defterini kucağına koyar, çok  afedersiniz cinsel uzvunu defterin ortasına koyup, gözüne kestirdiği kız çocuklarını kürsüye yanına çağırır ve notlarını gösterme bahanesi ile taciz ederdi.  Zavallı kız korkar, ezilip büzülür, yanakları kıpkırmızı, yerine geçerdi. Her dersinden sonra arkasında zırıl zırıl ağlayan bir sürü kız çocuğu bırakırdı. Bu alçak, resim-elişi dersinin hocasıydı. Elişi derslerini genellikle bahçede yaptırırdı. Bunun sebebi de okul çevresindeki apartmanlardaki kadını-kızı seyretmesiydi. Kışın dondurucu soğukta, paltosunu kuşanmış, kürk yakalarını kaldırmış, şapkası başında sandalyesine oturur, bizlere palto giymeyi de yasaklar, ceketlerle titreye titreye rafya geçirdiğimiz yorgan iğneleri ve iplerle sepet örmeye çabalardık. Uyuşan ellerimiz iğneyi tutamaz, durmadan yerlere düşürürdük. Üşüdüm de diyemezdik. Zira daha önce bunu deme bahtsızlığına uğramış bir arkadaşımızı bacak bacak üzerine atarak kurulduğu sandalyesinin yanına çağırmış, oturuşunu bozmadan eğilmesini söyleyip sormuştu:

“-Üşüdün mü?” diye.

“-Üşüdüm hocam” diyen zavallı çocuğun suratına tombul, yağlı elleri ile sağlı sollu çok sert iki tokat patlatmış;

“-Bu seni ısıtır” diye de kendince espri yapmıştı sırıtarak.

 

Erkek öğrencilere, her daim çatık kaşlar ve nefret dolu sert bir tavır ile yaklaşır, her fırsatta tokadı patlatır, kız öğrencilere ise otoriter bir babacanlık görüntüsü vermeye çabaladığı bir yılışıklık içinde olurdu. Gözüne kestirdiği kız öğrencilere öğretmenler odasındaki dolabının anahtarlarını verir, dolabındaki kağıtları getirmesini söylerdi. Bu kâğıtlarda en bayağı pornografik görüntüler çizili olur, zavallı öğrenci alı al moru mor bunları getirirdi. Bir de üstelik sorardı kızcağıza:

 

“-Resimlere baktın değil mi, nasıl buldun?”

 

Bunun ahlâksızlığı sayılır gibi değildi ki hangi birini anlatayım. Okulun yakınındaki bir kırtasiyeciye ortaktı. Her sene başında ilk dersinde bir malzeme listesi yazdırır, ikinci dersinde bunların teftişini yapardı. Henüz almayan veya eksik alanları ve özellikle ortağı olduğu kırtasiyeciden   almayanları çok fena döverdi. Elbette o kırtasiyecide malzemeler piyasanın iki misli fiyatla satılıyordu.

 

Şimdi, böyle ahlâksız, şerefsiz, haysiyetsiz, sapık birini hiç mi şikâyet etmediniz diyeceksiniz. Ettik, müdüre çıktık, her şeyi anlattık. Müdür Pigme Nihat;

 

“-Çocuklar bu çok ağır itham, delil gerek “ dedikten sonra bizi odadan sepetledi.

 

Üstelik hemen de Gündoğdu’ya haber verdi. O alçak da bizi eşek sudan gelene kadar dövdü. Bir arkadaşımız, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gidip bu alçağın namussuzluklarını anlatır bir dilekçe bile verdi. Meğer, bunun orada bir yakını varmış, anında buna haber geldi, o arkadaşımızı acımasızca dövdü bu, döverken de söyleniyordu:

 

“-Ulan her gittiğim okulda böyle iftira ederler, pabuç bırakmam lann bunlara.”

 

İşte bu Gündoğdu denen müptezel de Leylâ’ya abayı yakmış, kafayı takmıştı.

 

Muzaffer’le anlaşıp Leylâ’yı bize davet ettik. Muzaffer’in davetini sevinerek kabûl etti. Okuldan çıktıktan sonra doğru bize gittik. Benim odada çalışmaya başladık. Dayım da biraz sonra damladı. Sıra dayımın Leylâ’yı görmesine gelmişti. Muzaffer’le durup durup ;

“-Susadım, içim yanıyor” demeye başladık. Leylâ dayanamayıp;

 

“-Yahhu çölde yolunuzu kaybetmediniz ya, gidip  mutfaktan için “ dedi.

 

Çalışmayı bırakıp gidemeyeceğimizi, konsantrasyonumuzu bozamayacağımızı söyleyince,

 

“-Tembeller sizi” diye söylenerek gitti ve bir sürahi su, iki de bardakla döndü. Ben ;

 

“-Leylâcığım madem bir sevap yaptın, dayıma da bir bardak su götürür müsün lütfen “dedim.

 

Bir iki saat çalıştıktan sonra çocuklar gitti. Dayım salonda Leylâ’nın kendisine su ikram ettiği pozisyonunu muhafaza eder vaziyette oturuyordu. Uzun bir süre  çözülmesini bekledim. Nihayet zihni uzun bir uykudan uyanır gibi yavaş yavaş açılmaya başladı ve ilk sözü;

 

“-Ben bu Muzaffer’den soğudum artık” deyiverdi. Bir de neden uyduruverdi,

 

“-Çok erkeklerle geziyor canım, bu kadar da olmaz ki , hiç kız arkadaşı ile görmedim.”

 

Bunun ne kadar normal olduğunu söylemedim tabîi. Plânımız tutmuştu.

 

“-Benim antrenmana gitmem lâzım” deyip aceleyle evden çıktı. Dayım güreşçiydi. Onun bu spora olan yeteneğini komşumuz olimpiyat şampiyonu Müzahir amca keşfetmişti;

 

“-Bu çocukta tam güreşçi vücudu var, bacaklar kısa, ense dar, bunu  güreşçi yapayım” demiş ve doğru çalıştırdığı kulübe götürmüştü. Dayım da bir hayli başarılı olmuş, hatta bir ara bölge karmasına bile seçilmişti. Sonradan iyice gerilese bile sporu bırakmamış, çalışmaya devam etmişti. Dayımın antrenmana gitmesi iyiye işaretti. Bu, onun günlük yaşamına döndüğü anlamına geliyordu. Akşam babama sevinç içinde durumu anlattım. O da rahatlamıştı;

 

“-Yine de her şey bitmedi oğul, bu kevaşe dayın yarın da Leylâ’yı gözetlemek için sizin okulun çevresinde dolaşacaktır. Şimdi sıra, onun Leylâ’dan da vazgeçmesini beklemeye geldi”

 

dedi. Gerçekten de ertesi gün dayım yine bir gölge gibi okulun çevresindeydi. Bu durum ertesi gün de tekrarladı. Ne var ki o gün zavallı Leylâ ağlıyarak okuldan çıkmıştı. Zira Gündoğdu sırtlanı tacizlerini arttırmış, kızı sıkıştırmış, iğrenç resimler göstermiş, sanat eseri diye kendi yazdığı ve âdi şeylerin tarif edildiği şiirler vermişti. Üstelik:

 

“-Bunları unutma, sözlü yapacağım, birebir “demiş, sırıtarak göz kırpmıştı.

 

Eve gittim, dayımı evde buldum, âdeta çıldırmıştı. Ne olduğunu soruyor, Leylâ’nın ağlamasının müsebbibi olarak kendisini görüyordu. Sonunda, dayanamayıp durumu anlattım. Beni son derece şaşırtan bir sakinlikle ;

 

“-Hımm, demek öyle” dedi ve arkasını dönüp gitti.

 

Ertesi gün Gündoğdu’nun elişi  dersi vardı ve buz gibi havada yine bahçeye çıkmıştık. Hava öylesine soğuktu ki; konuşurken ağzımızdan Haydarpaşa’dan kalkan buharlı trenler gibi buhar salıyorduk. Gündoğdu bir sandalyeye kurulmuş, paltosu sırtında, deri eldivenleri elinde, sigara içiyordu. Bir arkadaşımızı çağırıp Hademe Musa Efendi’ye kahve getirmesini söylemesini emretti. Biraz sonra bahçenin girişinde Musa Efendi göründü, daha doğrusu Musa Efendi’nin çivit mavisi ceketi göründü, ceketin içinde de çok iyi tanıdığım birisi vardı:

 

Dayım!

Dayım, elinde askılı tepsi Gündoğdu’ya yaklaştı. Gündoğdu, dayımı fark etmedi bile, oturduğu yerden çevredeki evlerin camlarına bakıyor, gözetleyecek kadın-kız arıyordu. Dayım, Gündoğdu’nun yanına gelince, elindeki kaynar kahve fincanını Gündoğdu’nun başından aşağıya, gayet yavaş hareketlerle ve sakince dökmeye başladı. Gündoğdu neye uğradığını şaşırdı, canı da çok yanmıştı. Ayağa fırladı, dayım ani bir hareketle onu göğüs çaprazına aldı ve Gündoğdu ne olduğunu anlayamadan paça-kasnak oyununa girişerek onu tepesi üstü yere çakıverdi. Gündoğdu’nun iri gövdesi hareketsiz, başı kanlar içinde yerde yatarken, bahçede bir alkıştır koptu. Hepimiz öyle nefretle doluyduk ki içimizden gelmişti alkışlamak. Leylâ ise koştu ve dayımı yanağından öptü. Dayım önce kızardı, sonra yüzündeki kırmızılık mora doğru bir seyir izledi ve hiçbir şey demeden arkasını dönüp koşarak gitti.

Gündoğdu başına neyin geldiğini bir türlü hatırlayamayacaktı. Hafızasını kaybetmiş, aylarca hastahanede yatmıştı.  Bütün sınıf sözbirliği etmişçesine Gündoğdu’nun bahçede buza basıp kaydığını söylemiştik ve bu durum müdürün de işine geldiğinden pek fazla kurcalamamıştı.

 

Dayımsa, Leylâ aşkından o anda vazgeçmişti;

 

“-Hafif kız” diyordu,” hiç ikinci defa gördüğün erkek öpülür mü?”

 

                                                                                                          Bayramoğlu, 28 Haziran 2009


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

Özel Arama
Özel Arama

Melanie_Safka_-_Look_What_They_ve_Done_To_My_Song_Ma
Yükleyen rakosky