Pazartesi, Haziran 20, 2009 · Kategori: Atolye
Hesâb-ı Asgar-ı Nâmütenâhî
Hafif küf kokan merdivenlerin son basamağını indikten sonra yanımdaki şeyin hafifçe koluma dokunması ile sağa doğru döndüm. Etraf enikonu karanlıktı, aslında yanımdaki nesne olmasa idi zifiri karanlıktı demek daha doğru olurdu. Nesne, içimde dikkatli adımlarla kendisini izlemem gerektiği, yerlerin kaygan olduğu şeklinde bir his uyandırdı. Bu durumu ancak böyle açıklayabiliyorum. Zira insana benzeyen, ancak kütlesi olmayan bu nesne ile aramızda konuşmadan bir iletişim oluşmuştu Suna’nın beni çağırdığı, bu terk edilmiş binaya geldiğimden beri.
Suna ile ayrıldığımız günden itibaren geçen on bir yıl boyunca bir tek kez bile görüşmemiştik. Benim için hava hoştu, ama Suna benden nefret ediyordu ve bu nefret ayrıldığımız gün ve onu terk ettiğim için başlamamıştı.
Suna, birlikte olup da evlenmeye karar verdiğimiz ilk bir hafta dışında, benden hep nefret etmişti ve bu nefreti evlendiğimiz günden başlayarak iyice güçlenmiş, adeta ete kemiğe bürünerek bana hayatı zindan edecek boyutlara taşınmıştı. Bir süre onun bu nefretinden dolayı acı çekmiş, onun haklı olabileceği yanılsamasına kapılmış ve suçluluk duygusunun taşınamaz ağırlığını sırtımda hissetmiş , umarsızca taşımıştım ama, zamanla asıl suçlunun ben olmadığımı keşfetmeye başlamıştım. Babasıydı gerçek hedefi ve ona duyduğu nefreti gizleyebilmek için babası Şükrü Bey’e tutkulu bir sevgi görüntüsü geliştirmişti. Nefreti ise bana doğrultmuştu.
Telefondaki sesi son derece ifadesizdi ve beni şehir dışında belediye tarafından kamulaştırılıp yıkımına başlanmış olan terk edilmiş binalara çağırıyordu. Çok şaşırmış ama belli etmemiştim. Merakımı kontrol altında tutmaya çalışıp verdiği adrese gittim.
[Devam Edecek]
*Sonsuz küçük nicelikleri inceleyen hesaplama yöntemi.