|
İnancı uzun yıllar dikkate almadığım, bu nedenle olayları ve insanları değerlendirmelerimde eksik yorumlar, hatalı davranışlar içinde bulunduğum durumların sayısı hiç de az değildir.
Bütün bunların ortaya çıkış nedeni ise dinsel inançlarımı çok küçük yaşlarda terk etmem ve tanrı kavramına itiraz etmeme doğrudan bağlanabilir. En azından temel neden olarak bu görülebilir. Burada Oedipal bir kod olarak tanrı-baba bağlantısı doğrultusunda kişisel analizime girmek istemiyorum , ancak inanca olan bu husumetim nedeni ile bir çok şeyi ıskaladığımı anlatmaya çalışıyorum.
Dinsel inancımın olmaması dine ilişkin bilgi sahibi olmamı engellemedi, aksine reddetmek için insan daha yoğun bir bilgiye ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle de yazılı bir çok kaynakla birlikte kutsal kitapları da okuyup araştırdığımı ve bu konuda enikonu bir bilgi birikimine sahip olduğumu söyleyebilirim . Dindar insanlarla dini konuları konuşmak da en zevk aldığım şeylerden birisidir ve bana dini inançlara saygının ne kadar önemli olduğunu gösteren de bu zevkimdir. Zira kendi kişiliğine gelebilecek en sert şakalara dahi pek tahammüllü olan insanlar dini inançları veya dince ulu saydıkları kişilere yönelik sözcük ve imalarda çok daha hassas davranıyor , rencide oluyor reaksiyon gösteriyorlar. Son zamanlarda vukubulan Danimarka Gazetelerindeki karikatür olayı ve gösterilen tepkilerin dumanları hala tütüyor.Ve ne yazık ki bu cümle bir metafor değil. Bu olayda tepki gösterilmesini doğal ve haklı bulsam da tepki biçimini hiç bir şekilde onaylamadığımı belirtmeliyim. Haklılık şiddete başvurmanın bir gerekçesi olamayacağı gibi , kutsal figürlere karşı düzeysiz saldırılara veya densiz yaklaşımlara gösterilecek en iyi tepkinin düzeyli ve akılcı yöntemlerle yapılacağı tepki göstereyim derken can kaybı verilen bu gösterilerden sonra iyice anlaşılmıştır. Düşüncenin - ne içerirse içersin- yayınlanmasının, açıklanmasının engellenmeye çalışılmasının ne kadar iptidai ve beyhude bir davranış olduğu gerçeği son olayda iyice ortaya çıkan bir başka gerçektir.
Dinsel inançlara karşı gösterdiğim bu yaklaşım doğal olarak inanç kavramının bütününü kapsadı ve ben, inancın, insanı giderek akıldan ve akılcılıktan uzaklaşmaya götüren bir vasıta olduğunu düşünmeye başladım.Yoğun bir inanca sahip olan, düşünce bütünlükleri ile yaşam tarzları ve davranışları bu inançlarının etkisi ile biçimlenen insanları bir tür zaaf içerisinde görmeye başladım. Elbette inancın davranışlarımızın üzerindeki etkilerini , inanmanın güçlü bir motivasyon sağladığını biliyordum ama bunun önemini ve etki gücünü hesaplamada yetersiz kalıyor, bu bilgileri yaşamıma uygulamakta zorluk çekiyor, algı alanıma giren olayların değerlendirilmesinde sıkıntı yaşıyordum.
Hipnoz ve Ben
Otuzlu yaşlarıma doğru uyku bozukluklarımın tedavisi için karımın ( en hafif deyimiyle) ısrarı sonucunda hipnoz uygulamasına başvurdum. Hipnozitör öncelikle hipnoza ilişkin inanç sahibi olmamı sağlamak için bana hipnozla ilgili bir kitap verdi ve bunu okuyup hipnoza inandıktan sonra tedaviye başlayabileceğimizi söyledi. Zaten hipnoz hakkında olumsuz bir önyargı taşımamama ek olarak okuduğum kitap hipnoza ilişkin olumlu kanılarımı güçlendirdi. İkinci aşamada on kişi kadar toplu halde oturuyor ve doktorun ( bu arada hipnozu yapan doktorun tıp doktoru olmadığını , diş hekimi olduğunu ve diş hekimlerinin hipnozitörler arasında hatırı sayılır bir çoğunlukta olduklarını kaydetmeliyim) iyice mayalanmış bulunan hastalarını hipnoza tabi tutmasını izlemeye başladık. Mayalanma doktorun kullandığı tabirdi ve inancın iyice pekişmesini tarif ediyordu. Hipnoz için başvuran hastaların büyük bölümünü buna sevkeden dürtü korku idi , hamile kadınlar çoğunluktaydı ve doğum anında hissedecekleri sancıların şiddetine dayanamayacaklarından korkuyorlardı.
Hastaların arasında o zamanlar çok ünlü olan Türk Müziği Sanatçısı Taner Şener de vardı . Küçük kızını kaybetmişti ve duyduğu yakıcı acıya tahammül edebilmek için hipnozu denemeye karar vermişti. Yüzünde bir daha hiç gitmeyecek olan bir hüzün bulutu oluşmuştu. Zaten birkaç yıl sonra vefat ettiğini okudum gazetelerde, arkasından yazılan tüm yorumlar üzüntünün ölümüne sebep olduğu yolunda idi.
Bu seanslar sırasında doktor bir sandalyeye oturttuğu hastasını uyutuyor, doğum sırasında ağrı duymayacağını, sadece doğumun başladığını işaret eden ağrıları çok hafif hissedeceğini telkin ediyordu. Sonra bize dönüp: "-Hiç ağrı duymamasını sağlayabiliriz, ancak bu kez doğumun başladığından haberi olmaz ve çok ciddi komplikasyonlara sebep oluruz." diyerek açıklamada bulunuyordu. Daha sonra eline bir enjektör iğnesi alıyor ve uyuyan hastasına canının hiç acımayacağını ve kanama olmayacağını telkin ederek elini yumruk yapması talimatını veriyordu. Hastanın elinin üst tarafındaki deriyi adeta bir kumaşı büzer gibi büzerek iğneyi üç-dört kat oluşturduğu deriye geçiriyordu. Hastada en ufak bir reaksiyon olmadığı gibi bir damla dahi kan çıkmıyordu. O sırada hastanın huzurlu yüzüne ve rahatça kapanmış göz kapaklarına baktığımı çok iyi hatırlıyorum. Eline iğne girerken tek bir kirpiği bile kıpırdamamıştı. Doktor bu etkileyici gösterisini yaptıktan sonra avucuna bir metal para konulan ve paranın akkor haline gelene kadar kızdığı telkini verilen bir hastanın elinin nasıl su topladığına ilişkin deneyi anlatıyordu. Üçüncü aşama ise ilk kez hipnoza gireceğiniz aşama idi. Bu uygulamada doktorla yalnız kalıyordunuz (ilk hipnozlar kamuya açık yapılmıyordu). Doktor gözlerimi kapamamı söyledikten ve uyumamı istedikten sonra arada sırada yüzümü okşamaya başladı ( fiziksel temastan hiç hoşlanmam) . Ertesi sabah beşte uyanmamı ve uyanır uyanmaz Ender Şekerlerinden bir tane yememi, güne başlamamı , gece de onbir oldu mu uykumun geleceğini, deliksiz uyuyacağımı söyledi. Ben açıkçası pek bir şey anlamamıştım bu hipnozdan. Evet hipnoza inanıyordum ve hipnoza girmek için güçlü bir irade ve istek de oluşmuştu içimde ama telkin almaya pek de uygun olmayan bir yapım vardı . On sene kadar evvel J.Mario Simmel'in Papaz Her Zaman Pilav Yemez adlı romanında (roman adını karıştırıyor da olabilirim) hipnoza direnen bir hasta ile doktorunun arasında geçen ve doktorun hastanın tüm direnmelerine karşı geliştirdiği taktiklerin anlatıldığı bölümlerden çok etkilenmiştim oysa ve benim doktorumun da aynı çareleri arayacağını düşünmüştüm. Bunu doktora söylediğimde hipnoza girdiğimi , dediklerini yapmamı söyledi ve ücretini rica etti.
Eve giderken doktorun söylediği ve o güne kadar hiç yemediğim o şekerlerden aldım. Sabah beşte kalktım, zaten yeni yattığım için kalkmam zor olmamıştı, aslında kaçta yatarsam yatayım uykudan istediğim saatte kalkmak, 72 saat uykusuz kalabilmek gibi özelliklerim vardır. Bu nedenle hipnozun başarısı söylediği şekerlerden yiyip yemememle test edilecekti. Zira o tip şekerlerden hiç hoşlanmazdım ve eğer yiyecek olursam hipnoz başarıya ulaşmış demekti. Ama o şekerlerden yemedim, canım hiç istemedi ve içimden hiç bir dürtü de gelmedi. Eğer doktor sorsa idi Nestlé Gofret alırdım ve işte onu afiyetle yerdim. Gece on bir olduğunda uykum gelmek şöyle dursun kendimi son derece zinde ve enerjik hissediyordum, o geceyi uyumadan geçirdim , ertesi gün kişisel hipnoz defterim artık açılmamak üzere kapanmıştı.
Ancak bu deneyim benim inancın hafifliği konusundaki paradigmamda ilerleyen yıllarda giderek büyüyecek olan büyük bir çatlak oluşmasına neden olmuştu.
Bölüm II
Donan Adam |
|
İnancın ne denli yaşamsal sonuçlar verebileceğinin çarpıcı bir öyküsüdür bu. Kuzenimin zarif eşi Ceyla anlatmıştı bana bu öyküyü. Olay Amerika'da geçiyordu. Büyük bir fabrikada o gün işe başlayan genç bir adamın dramatik öyküsü idi.
Heyecanla işe başlayan ve içi yeni işini bir an önce kavrama arzusu ile dolu genç adam işyerinin her yerini geziyor, gördüklerini aklına kaydetmeye çalışıyordu. Mesai saati bitip herkes işyerini terkettikten sonra o kalmaya karar verdi. Daha görmediği yerler vardı. Loş ışıkta fabrikanın dev soğuk hava deposunun içini görmeye karar verdi, içeriye girdi ve ne olduysa ağır çelik kapı birden bire üzerine kapanıverdi. Bağırması , uğraşması sonuç vermeyecekti, sesini dışarıya duyurabilmesi bir yana zaten o saatte civarda hiç kimsenin bulunmadığını biliyordu. Kapıyı içeriden açmak da imkansızdı. Çaresiz yere oturdu, not almakta kullandığı küçük defterini dizinin üzerine koydu. Pilli fenerinin ışığında yaşadıklarını defterine yazmaya koyuldu, hiç olmazsa yakınları onun son anlarını öğrenmeliydi. Sevdiklerine veda cümleleri yazdı önce ve sonra hissettiklerini anlatmaya koyuldu.
Sabah deponun kapısını açarak içeriye girenler onun yerde kıvrılmış, kaskatı kesilmiş cesedini buldular. Not defterinde donma sürecini ayrıntıları ile tarif etmişti. Tüm donma belirtileri kusursuz bir biçimde yer alıyordu küçük defterde. Son satırları ;"- İçerisi giderek soğudu, artık ellerim uyuştu, kalemi tutamıyorum, hoşçakalın..." olmuştu.
Kapıldıkları şaşkınlık duydukları dehşeti arttırıyordu iş arkadaşlarının. Zira o soğuk hava deposu yıllardır faal değildi. İçerisinin ısısının oda ısısından hiç bir farkı yoktu. Genç adam o kadar güçlü bir inanca kapılmıştı ki donacağına dair, duyuları ona donmanın tüm aşamalarını yaşatmıştı.
Bölüm III
Nefesine Kavuşan Adam
|
|
İnancın ve psikolojik durumun ne kadar etkili olduğuna çarpıcı bir örnek de Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli hukukçulardan Prof. Dr. Faruk Erem'in "Bir Ceza Avukatının Anıları" kitabında anlattığı bir olayda kendisini göstermektedir.
Müvekkili olayda mağdur taraftır. Hasmı tarafından bir çok yerinden kurşunlanmış, uzunca bir süre hastahanede yatmıştır. İyileştikten sonra hastahaneden taburcu olmuştur. Kendisi ciğerini delip çıkan bir kurşun nedeni ile çok zor nefes alıp verebilmekte , solurken farkedilir bir hışırtı çıkartmaktadır.
Fail yakalanmış, yargılanmış, yargılama sürecinde mağdur davaya müdahale etmiş ve suçtan zarar gören taraf olarak davayı takip etmiştir. Vekili sıfatı ile Av.Faruk Erem davaya girmiştir. Dava sonucunda sanık hapse mahkûm olmuş, cezaevine konulmuştur.
Daha sonraki yıllarda müvekkili ile bir kaç kez görüşen avukat onun solunum güçlüğünün aynı şekilde devam ettiğini gözlemiştir.
Suçlu, onurlarını hırslarına feda eden, ahlaki duygulardan yoksun, iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için şeytanla dahi yatağa girebilecek ve belki de girmiş olan, karanlık ruhlu politikacıların ülke ve toplum çıkarlarını, gelişimini alt üst eden, adalet duygusunu toplumun zihinden kazıyan aflarından birisi ile salıverilmiştir.
Bir gün bürosunda oturan avukata bir haber gelir; müvekkili hasmını öldürmüştür. Derhal cezaevine gider, müvekkili görüşme mahalline gelir , karşısına oturur.
Nefes alması tamamıyla düzelmiştir.
|
|
Bölüm IV
Lorenzo'nun Yağı- Elif Karak
"İnancın Psikodinamiği"ni okuyunca "Lorenzo'nun Yağı" geldi aklıma. Çok örtüşüyordu çünkü. İnanıp da gerçekleştirmediğim herhangi birşey olmadı. Ama bu filmi izlediğimde tuhaf olmuştum. Umutsuz bir şekilde böylesi bir durumda, bu kadar dirayetli olabilir miydim diye sormuştum kendime...
Oğluma geçirdiği krizler sonucu, alerjik astım ve bronşit teşhisi konulduğunda ve bunun iyleşme ihtimali yok denildiğinde, Lorenzo'nun Yağı'nı hatırladım ve bu soruyu kendime sormak için erken davranmış olduğumu fark ettim...
Lorenzo'nun Yağı ile ilgili Doc. Dr. Doğan Yücel"in bir yazısını paylaşmak istiyorum sizinle...
"Lorenzo'nun Yağı" adlı 1993 'te gösterime giren Hollywood yapımı, gerçek yaşamdan esinlenerek hazırlanan ve hayli ilgiyle izlenen filmi hatırlayacaksınız. Film, 1984 yılında adrenolökodjstrofi tanısı konan Lorenzo adlı 5 yaşındaki çocuğun annesi Michaela Odone ve babası Augusto Odone'nin bu hastalığa karşı verdiği mücadeleyi konu alıyordu.
Filmde, Lorenzo'nun anne ve babasına hastalığın ilerleyici olduğu, çocuklarını iki ya da üç yıl içinde yitirecekleri söylenince, var güçleriyle hastalığa karşı mücadeleye girişirler. Bir yandan hastalıkla ilgili bilimsel yazını izlerlerken, öte yandan da tüm dünyada hastalıkla ilgili bilimsel araştırıcılara ulaşarak çözüm ararlar. Böylece hastalığın biyokimyasal temelini öğrenirler ve sonuçta Lorenzo'nun Yağı adı verilen bir yağ karışımını bularak Lorenzo'da kullanırlar. Çok da başarılı bir sonuç elde edilir.
Adrenolökodistrofinin başka formları da olmakla birlikte, filmde verilen formu (çocukluk tipi adrenolökodistrofi) sinir sisteminde sinir liflerinin miyelin kılıfının yitirilmesi nedeniyle açığa çıkan, hızla ilerleyen ve çocuk için kısa sürede ölümle sonuçlanan kalıtsal bir hastalıktır. Seks kromozomlarından X kromozomumu ile aktarılır. Ağır bir hastalık olduğundan babadan kalıtılma olasılığı yoktur. Çünkü çocuk, baba olacak yaşa gelemez ya da baba olamaz. Dolayısıyla anneden kalıtılır ve hastalığa X kromozomu ile kalıtılan çekinik (resesif) bir gen neden olduğundan yalnızca erkek çocuklarda görülür.
Hastalığa, böbrek üstü bezini de (adrenalbez), etkileyebildiği için adreno; sinir liflerini örten miyelin tabakası beyaz olduğundan löko (beyaz); anormal gelişme anlamına geldiğinden djstrofi sözcükleri birleştirilerek adrenolökodistrofi denilmiştir. Hastalığın biyokimyasal temeli, genetik bozukluk nedeniyle vücutta çok uzun zincirli doymuş yağ asitlerinin (ÇUZDYA) yıkılamamasına dayandırılır. ÇUZDYA, hücre içinde peroksizom denen yapılarda yıkılırlar. Bunun için ÇUZDYA-Coa Sentaz adı verilen bir enzimin peroksizom içinde yıkımı başlatması gerekir.
Son çalışmalar, hücrenin sitoplazmasında sentezlenen bu enzimin, adrenolökodjstrofili hastalarda peroksizom içine giremediğini göstermektedir. Çünkü, peroksizom zarından bu enzimin geçişini sağlayan taşıyıcı protein, genetik bozukluk nedeniyle görevini yapamamaktadır.. Yıkılamayan ÇUZDYA de tüm vücut doku ve sıvılarında artarak bozukluklara yol açmaktadır. Bunların sinir hücrelerinin miyelin tabakasında birikmesi sonucunda miyelin tabakası giderek yok olmaktadır (demiyelinizasyon). Miyelin tabakası yok olunca da sinirsel iletim yapılamamaktadır. Ve hızla ilerleyen demiyelinizasyon sonucu çocuk hareket, işitme, konuşma ve solunum fonksiyonlarını yitirerek birkaç yıl içinde ölmektedir. Hastalığın bu özelliklerini öğrenen Augusto ve Michaela Odone, önce yer fıstığı, ıspanak gibi yiyecekleri kısıtlayarak Lorenzo'daki ÇUZDYA artışını önlemeye çalışırlar. Ancak bu yeterli olmaz, çünkü ÇUZDYA vücutta daha kısa zincirli yağ asitlerinden üretilebilmektedir.
Bu üretimi önlemek ya da sınırlamak için Lorenzo' ya diyetle zararsız olduğu bilinen ve zeytinyağında bol bulunan 18 karbonlu ve bir çift bağ taşıyan oleik asit verirler. Ancak bu girişim de yeterli olmaz. Daha sonra zararlı etkilerinin olduğu bilinen başka bir yağ asitini, 22 karbonlu ve bir çift bağ içeren erüssik asiti (bizde Kolza Yağı olarak bilinen Kanola Yağı erüsik asitçe zengindir) zeytinyağı ile karıştırarak Lorenzo'ya verirler. Dört kısım oleik asit ve bir kısım erüsik asitten oluşan bu karışım (Lorenzo'nun Yağı) etkili .olur, Lorenzo'nun kanında ÇUZDYA normale iner. Filmse Lorenzo'nun yağı kullanılarak sağlıkları korunan çocukların görüntüsüyle son bulur.
Bilimsel çevreler, kısmen gerçekleri yansıtsa da filmin verdiği mesajı abartılı buldular. Çünkü, verilen mesaj yanıltıcıydı. Tek bir hastada ulaşılan iyi sonuçla Lorenzo'nun yağı yararlı gösteriliyordu.
Ancak anne ve baba Odone 'ler hastalığa karşı çabalarını sürdürdüler ve geliştirdiler, hatta organize oldular, The Myelin Project adıyla bir araştırma fonu kurdular. Bugün bu fon 2002 yılı Haziran'ına kadar 29 çalışmaya 4 milyon dolar kaynak sağlamış durumda.
Bu çalışmalardan birinin sonuçları 26 Ekim 2002'de açıklandı. Çalışmayı yürüten, Lorenzo' nun gerçek yaşamdaki doktoru, bu alanda en önde gelen araştırmacılardan olan nörolog Dr. Rugo Moser'di. Bu çok merkezli, uluslararası nitelikteki uzun süreli (1989-1999 arasında yürütülen 10 yıllık) çalışmada yaşları 6'dan küçük 104 adrenolökodistrofili çocuk yer alımıştı. Çocuklarda henüz hastalık belirtileri başlamadan Lorenzo' nun yağı bir bölüm çocuğa sıkı bir rejimle, diğer bir bölüm çocuğa ise düzensiz olarak uygulanmıştı. Sonuçta, yağı düzenli olarak kullanan 68 çocuğun % 76'sı sağlıklı, ÇUZDYA düzeyi de normal bulunmuştu; buna karşılık, yağı düzensiz kullanan 36 çocuk içinde sağlıklı olanların oranı üçte bir kadardı.
Bu veriler Lorenzo' nun yağının eğer hastalık belirtileri başlamadan verilirse, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yararlı olduğunu gösteriyor. Ancak, bu bilgiler henüz hakemli bir bilimsel dergide makale olarak yayımlanmış değil. Filmin gerçek yaşamdaki devamına gelince.
Baba Augusto Odone Miyelin Projesi adlı fonu yönetiyor. Anne Michaela Odone Haziran 2000'de kansere yenik düştü. Lorenzo ise güç koşullarda da olsa yaşıyor. Mayıs 2003'te 25 yaşına girdi Konuşamıyor, bilinci yerinde. İşaretle anlaşıyor.
|
|
Bölüm V
|