Pazar, Hazirane 28, 2009 · Kategori: Mizah

Muzaffer’le anlaşıp Leylâ’yı bize davet ettik. Muzaffer’in davetini sevinerek kabûl etti. Okuldan çıktıktan sonra doğru bize gittik. Benim odada çalışmaya başladık. Dayım da biraz sonra damladı. Sıra dayımın Leylâ’yı görmesine gelmişti. Muzaffer’le durup durup “-Susadım, içim yanıyor” demeye başladık. Leylâ dayanamayıp;

 

“-Yahhu çölde yolunuzu kaybetmediniz ya, gidip  mutfaktan için “ dedi.

Çalışmayı bırakıp gidemeyeceğimizi, konsantrasyonumuzu bozamayacağımızı söyleyince,

 

“-Tembeller sizi” diye söylenerek gitti ve bir sürahi su, iki de bardakla döndü. Ben ;

 

“-Leylâcığım madem bir sevap yaptın, dayıma da bir bardak su götürür müsün lütfen “dedim.

 

Bir iki saat çalıştıktan sonra çocuklar gitti. Dayım salonda Leylâ’nın kendisine su ikram ettiği pozisyonunu muhafaza eder vaziyette oturuyordu. Uzun bir süre  çözülmesini bekledim. Nihayet zihni uzun bir uykudan uyanır gibi yavaş yavaş açılmaya başladı ve ilk sözü;

 

“-Ben bu Muzaffer’den soğudum artık” deyiverdi. Bir de neden uyduruverdi,

 

“-Çok erkeklerle geziyor canım, bu kadar da olmaz ki , hiç kız arkadaşı ile görmedim.”

 

Bunun ne kadar normal olduğunu söylemedim tabîi. Plânımız tutmuştu.

 

“-Benim antrenmana gitmem lâzım” deyip aceleyle evden çıktı. Dayım güreşçiydi. Onun bu spora olan yeteneğini komşumuz olimpiyat şampiyonu Müzahir amca keşfetmişti;

 

“-Bu çocukta tam güreşçi vücudu var, bacaklar kısa, ense dar, bunu  güreşçi yapayım” demiş ve doğru çalıştırdığı kulübe götürmüştü. Dayım da bir hayli başarılı olmuş, hatta bir ara bölge karmasına bile seçilmişti. Sonradan iyice gerilese bile sporu bırakmamış, çalışmaya devam etmişti. Dayımın antrenmana gitmesi iyiye işaretti. Bu, onun günlük yaşamına döndüğü anlamına geliyordu. Akşam babama sevinç içinde durumu anlattım. O da rahatlamıştı;

 

“-Yine de her şey bitmedi evlât, bu kevaşe dayın yarın da Leylâ’yı gözetlemek için sizin okulun çevresinde dolaşacaktır. Şimdi sıra, onun Leylâ’dan da vazgeçmesini beklemeye geldi”

 

dedi. Gerçekten de ertesi gün dayım yine bir gölge gibi okulun çevresindeydi. Bu durum ertesi gün de tekrarladı. Ne var ki o gün zavallı Leylâ ağlıyarak okuldan çıkmıştı. Zira Gündoğdu sırtlanı tacizlerini arttırmış, kızı sıkıştırmış, iğrenç resimler göstermiş, sanat eseri diye kendi yazdığı ve adi şeylerin tarif edildiği şiirler vermişti. Üstelik:

 

“-Bunları unutma, sözlü yapacağım, birebir “demiş, sırıtarak göz kırpmıştı.

 

Eve gittim, dayımı evde buldum, âdeta çıldırmıştı. Ne olduğunu soruyor, Leylâ’nın ağlamasının sebebi olarak kendisini görüyordu. Sonunda, dayanamayıp durumu anlattım. Ben son derece şaşırtan bir sakinlikle ;

 

“-Hımm, demek öyle” dedi ve arkasını dönüp gitti.

 

Ertesi gün Gündoğdu’nun elişi  dersi vardı ve buz gibi havada yine bahçeye çıkmıştık. Hava öylesine soğuktu ki; konuşurken ağzımızdan Haydarpaşa’dan kalkan buharlı trenler gibi buhar salıyorduk. Gündoğdu bir sandalyeye kurulmuş, paltosu sırtında, deri eldivenleri elinde sigara içiyordu. Bir arkadaşımızı çağırıp Hademe Musa Efendi’ye kahve getirmesini söylemesini istedi. Biraz sonra bahçenin girişinde Musa Efendi göründü, daha doğrusu Musa Efendi’nin çivit mavisi ceketi göründü, ceketin içinde de çok iyi tanıdığım birisi vardı:

 

Dayım!

 

Dayım, elinde askılı tepsi Gündoğdu’ya yaklaştı. Gündoğdu, dayımı fark etmedi bile, oturduğu yerden çevredeki evlerin camlarına bakıyor, gözetleyecek kadın-kız arıyordu. Dayım, Gündoğdu’nun yanına gelince, elindeki kaynar kahve fincanını Gündoğdu’nun başından aşağıya, gayet yavaş hareketlerle ve sakince dökmeye başladı. Gündoğdu neye uğradığını şaşırdı, canı da çok yanmıştı. Ayağa fırladı, dayım ani bir hareketle onu göğüs çaprazına aldı ve Gündoğdu ne olduğunu anlayamadan paça-kasnak oyununa girişerek onu tepesi üstü yere çakıverdi. Gündoğdu’nun iri gövdesi hareketsiz, başı kanlar içinde yerde yatarken, bahçede bir alkıştır koptu. Hepimiz öyle nefretle doluyduk ki içimizden gelmişti alkışlamak. Leylâ ise koştu ve dayımı yanağından öptü. Dayım önce kızardı, sonra yüzündeki kırmızılık mora doğru bir seyir izledi ve hiçbir şey demeden arkasını dönüp koşarak gitti.

 

 

Gündoğdu başına neyin geldiğini bir türlü hatırlayamayacaktı. Hafızasını kaybetmiş, aylarca hastahanede yatmıştı.  Bütün sınıf sözbirliği etmişçesine Gündoğdu’nun bahçede buza basıp kaydığını söylemiştik ve bu durum müdürün de işine geldiğinden pek fazla kurcalamamıştı.

 

Dayımsa, Leylâ aşkından o anda vazgeçmişti;

 

“-Hafif kız” diyordu,” hiç ikinci defa gördüğün erkek öpülür mü?”

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Pazartesi, Nisan 27, 2009 · Kategori: Replikler

- Nasılsın sarışınım benim ?

- Dip boyam geldi.
- !!!!???? Cevabını pek anlayamadım.
- Sen sarışınım deyince aklıma geldi de...
- Romantik bir hitaba karşı maddî dünya gerçekleri çağrışım yapıyor sende. Demek ki beyaz tenlim diye hitap etsem; fondötenim bitmiş diyeceksin.

[Bay G ve Bayan G'nin bir diyalogu.26-27 Nisan 2009, Bayramoğlu]

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Pazar, Mart 1, 2009 · Kategori: Atolye

Taslak 52

-İspanya Tarihi demek fazla iddialı olur bence. İspanya İç Savaşı Tarihi desek daha doğru. İspanya İç Savaşı buralarda çok iyi bilinir. Lorca’nın mısralarını ezbere söyleyebiliriz. Oldukça taraftarı olan sosyalist bir gençlik örgütü, darbeden önce sizin “no pasaran”  sloganınızı kullanırdı. Ama burada da faşistler kazandı.

“-Faşistler kısa vadede kazanabilirler ama hiçbir zaman kalıcı olamazlar, olamadılar da zaten.“

“-Bizimkiler kalıcı. Siz buraları bilmezsiniz.”

“-Ben buraları bilmem ama insanı bilirim, değerli meslekdaşım.”

“-İnsanı bildiğinize eminim. Bilmediğiniz buralarda insanın azınlıkta olduğu.”

İspanyol kadın ince, yay gibi kaşlarını iyice  havaya kaldırıp Oğuz’un yüzüne dikkatle baktı,  dudaklarının kıyısında oynaşan gülümsemeyi fark edince o da kahkahayı patlattı. Oğuz ciddiyet bölümünün ağır bastığını sadece  kendisinin bildiği şakayı sürdürdü, ayağa kalkıp abartılı bir reverans yaparak :

“-Maymunlar Cehennemi’ne hoş geldiniz “dedi. Kadın ince, narin elini uzattı;

“-Sizi tanıdığıma çok sevindim, görüşürüz, sizi de  bizim cehenneme bekliyorum”  dedi ve gülerek uzaklaşıp gitti.

Oğuz onun konuşmasını izlerken bu karşılaşmalarını düşünüyor, bu ciddi hatta sert görünümlü kadının o görüntüsünün arkasındaki çocuksu yansımaların ne kadar derinlere gizlendiğini düşünüyordu.

Tam Raffaella’nın konuşmasına yoğunlaşmışken birden duydukları ile allak bullak oluverdi.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesindeki İşkence Yasağı idi konu. Raffaella nelerin işkence sayılabileceğine dair örnekler veriyordu. Üzerinde fazlaca durmaksızın kıyaslamak amacı ile verdiği örnek kararlar başkalarınca belki anımsanmaya bile deymeyecek bir ayrıntı olarak kalabilirdi ama Oğuz, bütün ruhu alt üst olacak kadar etkilenmişti.

Kararların birincisi, Avusturya’da bir okulda geçen bir olaya ilişkindi. Okul müdürü ondört yaşında, disiplini sürekli bozan bir öğrenciyi odasına çağırmış ve iki kez, okşamadan bir derece daha fazla bir şiddetle kalçasına vurmuştu. Odada ikisinden başka hiç kimse bulunmamakta idi.

Diğer karar ise İtalyan Devleti ile ilgili bir  davada verilmişti. Bir yetimhane müdürü, sekiz yaşında, yaramazlık yapan bir çocuğu cezalandırmıştı. Ceza; tüm  arkadaşlarının önünde, kalçasına iki kez plastik terlikle hafifçe vurmaktı.

Mahkeme ikinci olayı işkence kabul ederek İtalyan devletini cezalandırmıştı. Gerekçe; böyle bir davranışın başka çocukların gözleri önünde gerçekleşmesinin, sekiz  yaşında bir çocuk için onur kırıcı olarak kabul edilmesi ve onun psikolojik gelişimini etkilemesi idi, bu sebeple işkence olarak değerlendirilmesi gerekirdi.

Oğuz bu cümleleri işittiğinde :

“-Ben de dört yaşında idim ve benim de onurum çok zedelenmişti” diye mırıldanıverdi.

Dağılmıştı;

“-İşkence gördüm, ben işkence gördüm”

Dört  yaşında, kukla yüzüne işediğinde  donup kaldığı ana dönmüştü. Islak yüzü ile hiçbirisini tanımadığı diğer çocukların kahkahalarına karşı zoraki bir tebessümle etrafına bakınırkenki çaresizliğini anımsadı. Kendisini çok kötü hissetti. Kendine güvenen hali plastik bir zırh gibi erimiş, yüzüne tedirgin bir ürkeklik yerleşmişti. Sonradan hatırladıkça utandığı bir konuşma yaptı. Sık sık kekeleyip takılmıştı.

Lâle ile Gülhane Parkı’ndaki kukla tiyatrosunun olduğu çay bahçesinde bir masaya geçip otururlarken bu anısı zihninden canını sıkarak geçiverdi.

[Bu Oğuz biraz tuhaf. Otuz yıl kadar önceki bir olayı (aslında kukla olayının kişiliğinin oluşumunda birden fazla karakter özelliğini biçimlendirdiğini dikkate almamazlık edememekle birlikte) anımsayıp işkence olarak değerlendiriyor da her gün Efsun’un üzerinde uygulamaya soktuğu, karakterini yok etme amaçlı işkenceleri değerlendiremiyor. Galiba Oğuz’da işkenceyi algılama süresi otuz yıl civarında. Zira Efsun’u da otuz yıla yakın çektikten sonra bırakabildi.] 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Özel Arama
Özel Arama

Melanie_Safka_-_Look_What_They_ve_Done_To_My_Song_Ma
Yükleyen rakosky