Salı, Aralık 30, 2008 · Kategori: Denemeler
Çocukluk bayramlarımda şaşmaz bir uygulama vardı. Arife gününden yola çıkar halama giderdik.Gece orada kalındıktan sonra, birinci günü hava kararmasına yakın yola çıkıp eve dönerdik. Bu o kadar kararlı bir uygulama idi ki aksinin teklif edilmesi bir yana, düşünülmesi dahi yasaktı. Bu bayram uygulamaları bir ziyaretten çok bir cezanın infazı mahiyetindeydi bizler için. Bizler kapsamına beş kişilik ailemizin baba dışında kalan dört ferdi de girerdi. Halamın o kasvetli evi, çocukluk coşkumuzu baskı altında tutmamız tembihi, büyümüş de küçülmüş rolü yapmamız zarureti, iki günün geçmek bilmemesi ile sonuçlanırdı. Kendisini kocasına köle, kardeşine ise kul olarak tayin etmiş olan halamın kesintisiz telâşı, beceriksizliği bizi bayram yemeği dışında eğlendiren tek şeydi.
Tutumluluğunun sınırlarını eli sıkılık, cimrilik, nekeslik ve benzeri tüm deyimlerin karşılamakta aciz kalacağı kadar geniş bir boyuta taşımış olan halam, bizi eşyalarına bir zarar vermememiz için sürekli göz altında tutar, bu arada kocasına ve babama hizmet etmek için çırpınırdı. Zaman geçmek bilmezdi. Geçen bayramdan beri biriken ve halamın özenle katlayıp yatak odasındaki gardrobun üzerine koyduğu gazeteleri önüme koyar en ufak ayrıntılarına kadar okuyarak sıkıntımı dağıtmaya çalışırdım. Akşam olup da hava tamamen karardığında; siyah bakalitten düğmesi çevrilen piyasada bulunabilecek en düşük wattaki ampulün, ölgün bir ışıkla aydınlattığı salonda dakikaların geçmek bilmediği bir radyo dinleme seansından sonra –en ufak bir ses bile çıkartmamız yasaktı bu seanslarda- erkenden yatardık.
Biz üç çocuk için misafir odası adı verilen ve hiç kullanılmayan, aslında salonun camlı kapılar ile ayrılmış bir bölümü olan odaya bir yatak serilirdi. Ve sabaha kadar sürecek olan eziyet başlardı. Uykusunun ağırlığı ileride başına bir sürü dert gelmesine yol açacak erkek kardeşim mışıl mışıl uyurdu ama, kız kardeşimle ben her saat başı uyanır, sonra güç bela tekrar uykuya dalardık. Elbette bunu yerimizi yadırgadığımızdan yapmıyorduk. Duvarda asılı kocaman pandüllü saat her saat başı saat kaçsa o kadar çan sesi çıkartarak çalardı. Ben beşten sonrasına dayanamaz sabahın köründe ayağa dikilirdim. Bir saat kadar sonra bütün ev ayakta olurdu.
Kurban bayramı sabahlarında kahvaltı hazırlanmazdı. Ellerimize , örtü, sini, tencere gibi şeyler tutuşturulup aşağıya götürmemiz söylenirdi. Aşağıda, kömürlüklerin önünde, kuyunun başında bir gün önce kısa bir süre görmemize ve sevmemize izin verilen zavallı kurban kesilir, derisi yüzülür ve parçalanırdı. Komşulara gönderilecek bölümler ayrıldıktan sonra kalan etleri yukarıya taşıma görevi de biz çocuklara aitti. Halamla annem mutfakta etleri küçük parçalar ayırırlar ve hemen kavurma pişmeye başlardı. Halam, beceriksizliğiyle taban tabana zıt bir ustalık ile başka bir yemeği hazırlamaya girişirdi: Sura.
Koyunun kaburga kısmını alır, et ile kemiğin arasını bir cep gibi açar, içine pirinç, baharat, kavurma, kuşbaşı ciğer doldurur, sonra yorgan iğnesi ve ipliği ile cebin ağzını dikerdi.
İşte o yemek sofraya geldiğinde yaşadığımız bütün sıkıntıyı unuturduk.
Öyle bir lezzetti ki; bunca eziyetine rağmen kurban bayramlarını ve halamın evini iple çektirirdi bize.
Son surayı yediğimden beri belki kırk yıl geçti, tadı hala damağımdaki yerini korumakta.
www.yemekhikayeleri.com'da yayınlanmıştır