Perşembe, Aralık 11, 2008 · Kategori: Atolye
Oğuz konferansın hayhuyu içerisinde; giderek yayılan bir leke gibi ruhunda taşıdığı Efsun’a ait görüntüyü yavaş yavaş düşüncelerini daha az meşgul edecek bir bölgeye taşımayı başarmış, kendisini yaklaşan konuşmasına odaklamaya başlamıştı. Kürsüde yumuşak, huzur verici bir sesle konuşan Barcelona’lı kadın avukattan sonra söz sırası kendisinde idi. Kulağına takılı kulaklıklardan konuşmacıyı dikkatle izliyordu. Bu onun heyecanını baskılama yöntemlerinden birisi idi. Kendisini heyecanlandıran bir olayın gerçekleşme zamanı yaklaştıkça, konuya dair düşüncelerini farkındalık bölgesinin dışında tutmak ve ilgisini alâkasız bir konuya teksif etmek sık sık başvurduğuı bir yöntemdi. Barcelona’lı Kadın kısa boylu, esmer güzeli bir kadındı. İlk bakışta insanın dikkatini çeken kömür karası renkte, sık, gür, kıvırcık saçları vardı. Kadın, Oğuz’dan 15 yaş kadar büyük olmasına rağmen şaşılacak kadar genç gösteriyordu. İnce bedeninde çok güzel duran turkuvaz bir ceket-etek giymişti. Sabah kahvaltı ederken Oğuz’un masasına gelip gayet rahat hareketlerle karşısına oturmuş ve “-Buongiorno” demişti. Oğuz o sıralar birkaç saat önce evde geçenlere hayıflanmakla meşguldü. Günlük yaşamının rutin hale gelmiş bir evlilik uygulamasını bu kadar düşünmemeye alışmıştı ne zamandır. Ne var ki Efsun’un ilk kez sergilediği zavallı tavır Oğuz’u oldukça etkilemişti. Haksız, ağır, acı verici, haince, tahrip edici, hatta yıkıcı ve kesinkes düşmanca, üstelik plânlanmış bir saldırıya uğramasına ve bu onu çok kızdırmasına rağmen saldırını failine acımaktan kendisini alamıyordu. Daha doğrusu acıma duygusu kızgınlığını bastırıyordu. Gözünün önünden bir tek görüntü gitmek bilmiyor, Efsun’un gölgelerin oynaştığı korkmuş çocuk yüzü, bir diş zonklaması gibi ruhunu hırpalayıp duruyordu. Bu yüzden olacak kadının günaydınını duyana kadar fark etmemişti onu. Dalgın dalgın başını kaldırdı, refleks gibi;
“-Buongiorno” dedi. Sonra kısa bir an şaşkınlık geçirdi. Güzel bir kadın da olsa tanımadığı birisinin masasına oturması, üstelik kendi içine bu denli yoğunlaşmışken Oğuz’un canını sıkmıştı.
“-Ben, Raffaella Mercadal Gabrielle Marras, Barcelona Barosu’ndan” diye kendisini tanıttı kadın. Oğuz da kendisini tanıttı;
“-Türk müsünüz ? Ben sizi İtalyan sanmıştım.”
“-Ben de İtalyanca bildiğimi nereden anladınız diye soracaktım” dedi Oğuz, nedense kendisini İtalyan sanan üçüncü meslekdaşıydı bu.
İlk başlarda keyifsiz de olsa sonradan yoğun bir sohbete dönüşmüştü konuşmaları. Öğleye kadar yerlerinden kalkmadan konuştular. Kadının etkileyici bir yaşam öyküsü vardı.
“- Babam Cumhuriyetçi bir militandı, savaş bitmiş, tam o sırada da ben doğmuşum. Babam bir sürü tehlikeyi atlatıp güç bela mahallemize gelmiş, düşünüyor musun savaş sona ereli tam beş gün oluyor, tabii her yer, her şey altüst olmuş durumda. Babam sokağa giriyor, onca yoldan beni, kızını görmeye gelmiş, evimize beş-on adım var yok, bir çocukluk arkadaşına rastlamış faşistlerin safında savaşan, savaş bitti ya kollarını iki yana açmış babam, arkadaşıysa cebinden tabancasını çıkartmış. Kalbinde bir kurşunla yere düştüğünde yüzündeki gülümseme silinmemiş, o kadar çabuk olmuş her şey.”
Hafifçe yutkundu, Oğuz bir an, onun gözünde zor hissedilebilen bir parlaklık sezdi ama o kadar, akmamış da olsa Raffaella’nın, babasının ölümü ile doğumu arasında mutlak bir bağ kurduğunun bir kanıtı idi o gözyaşı. Kim bilir ne denli dayanılmaz bir suçluluk duygusu içerisinde, işlemediği bir suçun nafile pişmanlığını çekmekte idi.
“- Demek 6 Nisan 1939 günü doğdunuz.”
Kadın şaşırmıştı, Oğuz’un amacı biraz da buydu; kadını içine girdiği hüzünden çıkartmak.
“-Ooo, İspanyol Tarihi’ne ilginiz var demek.”