Pazar, Mart 1, 2009 · Kategori: Atolye
Taslak 52
-İspanya Tarihi demek fazla iddialı olur bence. İspanya İç Savaşı Tarihi desek daha doğru. İspanya İç Savaşı buralarda çok iyi bilinir. Lorca’nın mısralarını ezbere söyleyebiliriz. Oldukça taraftarı olan sosyalist bir gençlik örgütü, darbeden önce sizin “no pasaran” sloganınızı kullanırdı. Ama burada da faşistler kazandı.
“-Faşistler kısa vadede kazanabilirler ama hiçbir zaman kalıcı olamazlar, olamadılar da zaten.“
“-Bizimkiler kalıcı. Siz buraları bilmezsiniz.”
“-Ben buraları bilmem ama insanı bilirim, değerli meslekdaşım.”
“-İnsanı bildiğinize eminim. Bilmediğiniz buralarda insanın azınlıkta olduğu.”
İspanyol kadın ince, yay gibi kaşlarını iyice havaya kaldırıp Oğuz’un yüzüne dikkatle baktı, dudaklarının kıyısında oynaşan gülümsemeyi fark edince o da kahkahayı patlattı. Oğuz ciddiyet bölümünün ağır bastığını sadece kendisinin bildiği şakayı sürdürdü, ayağa kalkıp abartılı bir reverans yaparak :
“-Maymunlar Cehennemi’ne hoş geldiniz “dedi. Kadın ince, narin elini uzattı;
“-Sizi tanıdığıma çok sevindim, görüşürüz, sizi de bizim cehenneme bekliyorum” dedi ve gülerek uzaklaşıp gitti.
Oğuz onun konuşmasını izlerken bu karşılaşmalarını düşünüyor, bu ciddi hatta sert görünümlü kadının o görüntüsünün arkasındaki çocuksu yansımaların ne kadar derinlere gizlendiğini düşünüyordu.
Tam Raffaella’nın konuşmasına yoğunlaşmışken birden duydukları ile allak bullak oluverdi.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesindeki İşkence Yasağı idi konu. Raffaella nelerin işkence sayılabileceğine dair örnekler veriyordu. Üzerinde fazlaca durmaksızın kıyaslamak amacı ile verdiği örnek kararlar başkalarınca belki anımsanmaya bile deymeyecek bir ayrıntı olarak kalabilirdi ama Oğuz, bütün ruhu alt üst olacak kadar etkilenmişti.
Kararların birincisi, Avusturya’da bir okulda geçen bir olaya ilişkindi. Okul müdürü ondört yaşında, disiplini sürekli bozan bir öğrenciyi odasına çağırmış ve iki kez, okşamadan bir derece daha fazla bir şiddetle kalçasına vurmuştu. Odada ikisinden başka hiç kimse bulunmamakta idi.
Diğer karar ise İtalyan Devleti ile ilgili bir davada verilmişti. Bir yetimhane müdürü, sekiz yaşında, yaramazlık yapan bir çocuğu cezalandırmıştı. Ceza; tüm arkadaşlarının önünde, kalçasına iki kez plastik terlikle hafifçe vurmaktı.
Mahkeme ikinci olayı işkence kabul ederek İtalyan devletini cezalandırmıştı. Gerekçe; böyle bir davranışın başka çocukların gözleri önünde gerçekleşmesinin, sekiz yaşında bir çocuk için onur kırıcı olarak kabul edilmesi ve onun psikolojik gelişimini etkilemesi idi, bu sebeple işkence olarak değerlendirilmesi gerekirdi.
Oğuz bu cümleleri işittiğinde :
“-Ben de dört yaşında idim ve benim de onurum çok zedelenmişti” diye mırıldanıverdi.
Dağılmıştı;
“-İşkence gördüm, ben işkence gördüm”
Dört yaşında, kukla yüzüne işediğinde donup kaldığı ana dönmüştü. Islak yüzü ile hiçbirisini tanımadığı diğer çocukların kahkahalarına karşı zoraki bir tebessümle etrafına bakınırkenki çaresizliğini anımsadı. Kendisini çok kötü hissetti. Kendine güvenen hali plastik bir zırh gibi erimiş, yüzüne tedirgin bir ürkeklik yerleşmişti. Sonradan hatırladıkça utandığı bir konuşma yaptı. Sık sık kekeleyip takılmıştı.
Lâle ile Gülhane Parkı’ndaki kukla tiyatrosunun olduğu çay bahçesinde bir masaya geçip otururlarken bu anısı zihninden canını sıkarak geçiverdi.
[Bu Oğuz biraz tuhaf. Otuz yıl kadar önceki bir olayı (aslında kukla olayının kişiliğinin oluşumunda birden fazla karakter özelliğini biçimlendirdiğini dikkate almamazlık edememekle birlikte) anımsayıp işkence olarak değerlendiriyor da her gün Efsun’un üzerinde uygulamaya soktuğu, karakterini yok etme amaçlı işkenceleri değerlendiremiyor. Galiba Oğuz’da işkenceyi algılama süresi otuz yıl civarında. Zira Efsun’u da otuz yıla yakın çektikten sonra bırakabildi.]