Perşembe, Şubat 7, 2008 · Kategori: Tutanaklar
{İyice dağıldı, ama bitmiyor bir türlü, yazdıkça koyuyorum, sonunda toparlayacağım}
Yemeğe çıktık. Vilayet Binasına yakın bir kebapçıya gittik. Necdet Bey, Necdet’in ısrarı ile eski sevgilisini de çağırdı. Otuz yaşlarında, uzun boylu bir kızdı. Adı Ayşegül’dü. Gazeteci imiş. Tanıştık. Yemekten sonra kalktık. Tekrar Vilayet Binası’na döndük. Birer çay içtik. Necdet Bey , Necdet’e nekrofilist diye takıldı. Ben bu tür hastaların özellikle morglarda, mezarlıklarda çalıştıklarını, ölülere ulaşabilecekleri işleri seçtiklerini söyledim. Ayşegül atıldı:
“-Bizim mahallede de bir imam vardı, yakalanmıştı” dedi, “-Onsekiz yaşında yeni gömülen bir kızı mezardan çıkartmış, sıcak suya koymuş, gevşesin diye, suçüstü yakalamışlardı. Daha bir sürü ölüye tecavüz etmiş”
Nereden açılmıştı bu konu, kalktık. Adliyeye gittik. Girişteki polisler bizi görünce telaşlandılar, ayağa kalktılar. Necdet Bey etrafa bakmadan yüksek bürokrat maskesini takınmış, başı önde hızlı adımlarla gidiyordu. Asansörle üst kata çıktık. Mübaşir bizi yazı işleri müdürünün odasına götürdü. Hâkim Bey de orada bekliyordu. Koltuklara oturduk. Hâkim Bey dosyayı iyi incelemiş, sistemli biçimde soruları sordu, cevapları aldı. Necdet Bey de çok rahat bir tavırla bildiklerini anlattı. Müdahale etmeme gerek kalmadan beş-altı dakikada işimiz bitiverdi. Hâkim bizi odasına davet etti. Birer çay söyledi. Çok uzun süreden beri orada görev yapıyordu. Ankara’ya tayin etmişler gitmemişti,
“-Ankara’ya” dedi , durakladı, yutkundu,”-giderken eniştem kaza yaptı, kardeşim, babam ve eniştem öldüler. O günden beri oradan geçemiyorum, dolayısı ile de Ankara’ya gidemiyorum. On beş yıl oldu. ” sustu. Şiş yüzü, aşağıya kaymış ağzı ile dramatik bir görüntüye dönüştü her şey.
“-Beynimde tümör var “ dedi. “-Ameliyat oldum, bakalım…”
Bir sessizlik oldu odada, kimsesiz çocuklarla ilgili çalışmalar yaptığını anlattı, adliye binasının taşınacağından ve bundan hiç memnun olmayışından bahsetti, gerçekten de çok güzel bir balkonu vardı odasının. Çıktık, ricalarımıza rağmen bizi uzun koridordan geçirip asansöre kadar uğurladı. Necdet, sanki ortalarda görünmesi sakıncalı imiş gibi koridorun ucuna saklanmıştı. Aşağıda bizi buldu, merakla bakıyordu;
“-N’ooldu ?” dedi.
“-Çok iyiydi” dedim.
“-İyiydim di mi ?” dedi Necdet Bey.
Arabaya bindik, Deniz kıyısından geçerken Necdet bey bir gazinonun önünde durmasını istedi şoförden. Oturduk, bir şeyler içtik, kalktık. Merdivenlerin başında indik, akşama buluşup yemek yiyecek, sonra da diskoya gidecektik. Otele gidip odalarımıza çekildik. Bir duş aldım. Çantamdan son aldığım kitabı çıkarttım, uçakta yol boyunca okumuştum. Odam gerçekten çok güzeldi. Kalın duvarların içerisine yerleşmiş nişlerde çini biblolar, vazolar yerleştirilmişti. Geniş bir yatak ,dört kapılı eski bir ahşap dolap vardı. Tavanlar altın yaldızlı desenlerle süslenmişti. Sade ve abartısızdı bütün bunlar. Yatağın üzerinde el yapımı , solmuş, bordo bir yatak örtüsü vardı, Üzeri el işi sim ile işlenmişti. Ahşap ağır pancurları açtım, odam pazar yeri gibi yan yana tenteli dükkânların sıralandığı dar bir sokağa bakıyordu. Bu mevsimde bile bir sürü turist vardı, kulağıma Fransızca konuşmalar çalındı. Yatağa uzandım Erich Fromm’un İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri kitabının ikinci cildi elimde idi. Birinci cildini bulamamıştım. Uçakta ve akşam yatmadan önce bir kısmını okumuştum. Yeni başladığım bir kitabı önce baştan biraz okur, eğer kitap beni içine çekerse önsözünü okur, baştan sona bir karıştırırım. Bunu da karıştırma sırası gelmişti. Birkaç sayfa çevirmiştim ki başlığı gördüm : Ölüseverlik. Rastlantının böylesi. Fromm nekrofili ile nekrofil kişiliği, sadizm ile ilişkilerini, yıkıcılığı, ölüseverliği ve yaşamseverliği, Himmler, Hitler ,Stalin gibi kişiliklerin de analizlerini yaparak rahat anlatımı ile anlatıyordu. Bereket Bertan Onaran çevirmemişti de Türkçe olduğunu iddia ettiği garip dili anlamak için ayrıca efor sarf etmeden ve sinirlerim bozulmadan rahatça ilerleyebiliyordum. Kitabın yarısından fazlasını okumuştum ki Necdet kapıyı tıklattı, giyindim, kapının önüne çıktım.
“-Uyandırmadım ya” diye sordu hafif tedirgin,
“-Hayır kitap okuyordum” dedim.
“-Haydi Tarık Tarcan’ın evine gidelim, Necdet yedibuçukta gelecekmiş, Tarık Tarcan’ı tanıyorsun değil mi ?” dedi.
“-Tanıyorum, aktördü ” dedim.
“-Evet, evinin altında da ressam Mehmet Bey’in atölyesi var, tablolarına bakarız, sen de hoşlanırsın resimden” dedi. Tırmanmaya başladık, hava kararmıştı. Yokuşun bitiminde küçük bir park vardı. Necdet parkın ucuna kadar gitti, hay Allah burada kale olacaktı, dedi. Yol bitiyordu. Bir yar denizle sonlanıyordu. Geri döndük , aşağıda bir taksici bekliyordu. Necdet ona,
“-Hıdırlık kalesi nerede?” diye sordu. Adam tarif etti , yukarıda sola sapacağımıza sağa sapmıştık. Tekrar aynı yolu gittik, sonunda tırmanışımız bitmişti. Kenarına kaldırım taşları yığılmış kumla kaplı dar bir sokaktan geçerek geniş taşlarla kaplı bir caddeye çıktık. Kaleyi bulduk. Denizi kuşbakışı gören bir kule idi. Tarık Tarcan’ın evinde ışık yoktu. Bahçe yoldan iki metre kadar yukarıda kalıyor ve geniş iki kanatlı bir demir kapının ardından merdivenle çıkılıyordu. Giriş kapısının yanındaki duvar boyunca yürüdük, duvardaki pencerede ışık vardı ve küçük bir demir kapı aralıktı. Necdet;
“-Galiba Mehmet Bey burada “ dedi. Kapıyı çaldı. İçeriden :
“-Buyrun” diye bir ses geldi, içeri girdik.
Duvarın dibinde bir tuvalin başında uzun, dağınık saçlı, dalgın bakışlı bir adam elinde bir fırça ile bize bakıyordu. Sırtında beyaz bir önlük vardı ve önlüğün her tarafı boya lekeleri ile doluydu. Tuvalde bitmek üzere olan bir tablo vardı. Necdet:
“-Beni tanıdınız mı ?” diye sordu, adam gözlerini kıstı;
“-Mustafa Bey…” dedi tereddütle , Necdet;
“Geçen yıl Neşe Hanım ve Necdet Bey’le gelmiştik sizi ziyarete” dedi. Rahatladı, yüzü güldü;
“-Buyrun lütfen oturun, şu anda kafam başka bir alemde sanki , resme konsantre olmuş durumdayım da…”
”-Özür dileriz sizi rahatsız ettik, lütfen siz işinize devam edin, oturmayalım “ dedi Necdet.
“-Yoo lütfen oturun, ben bu arada resme devam edebilirim “ dedi, ellerimizi sıktı, kendimi tanıttım. Basık tavanlı “L” biçiminde bir yerdi. On beş metrekare kadar vardı. Girişite bir mutfak tezgahı ve buzdolabı vardı. Ortada üç kişilik rahat bir kanape, duvarın dibinde bir tuval ve yerlerde duvarlara yaslanmış bir sürü ters çevrilmiş tablo bulunuyordu. Dipteki duvarda da boydan boya ahşap bir dolap vardı. Kanapenin önünde tam ortada beyaz kireçle boyanmış bir ağaç vardı ve ağaç odanın taş tavanından çıkıp gidiyordu. Ağacın etrafı sabah pansiyonda gördüğüm taş mozayıkla çevrilmişti.