Cumartesi, Şubat 9, 2008 · Kategori: Tutanaklar
Mehmet Bey nerede ise bitmiş resminin ortalarında bir yeri yeşile boyamaya başladı. Resmin sağında koyu mavi bir büyük kuş vardı. Zümrüd-ü Anka kuşu formunda idi. Mavi gökyüzü, lacivert dağlar ve yeşillik hakimdi resme. Bir yandan da bizimle konuşuyordu.
“-Tarık Bey yok galiba “ dedi Necdet.
“-Biraz evvel burada idi” dedi Mehmet Bey, eli ile sağ tarafındaki duvara asılı, kırmızının hakim olduğu bir nü gösterdi. “-O da bu resmi çalışıyor, tabii ben de yardım ediyorum.”
Gösterdiği resim diğer resimlerden belirgin biçimde farklı –ve acemice-idi.
“-Burası Tarık Bey’in bahçesinin altı, önünüzdeki ağaç tavanı geçip bahçede devam eder, canlıdır, dekor değil yani, portakal ağacı, meyvasını yeriz.”
“-Çok ilginç, ama benim asıl ilgimi etrafını çevreleyen mozayık çekti, ne kadar güzel, sabahleyin kaldığımız otelde de görmüştüm, İstanbul’da pek rastlanmıyor” dedim.
Necdet atıldı;
“-Yaa, sabahleyin fotoğrafını çekti hatta” dedi.
“-Nerede kalıyordunuz ?”
“-Tekeli Konağı’nda”
“-Orayı ben yapmıştım. Bu çok eski bir Roma sanatıdır. Ben tekrar ortaya çıkarttım.”
“-Çok ilginç , bu sabah kendi kendime bunu kime yaptırdıklarını sorayım demiştim, doğrusu hiç ummazdım rastlayacağımı, bu gün ilginç tesadüflerle karşılaşıyorum ” dedim, şaşırmıştım.
“-Mevlâna’nın bir sözü vardır; «Susayan adam nasıl suyu ararsa, su da susayan adamı arar» der. Demek ki sizin bu bilgiyi edinmenizin zamanı gelmiş, benimle karşılaştınız, evrende her şey birbirine bağlıdır ve birbirini etkiler” dedi; Mehmet Bey sakin bir ses tonu ile. Tamamen aynı fikirde değildim ama gülümsemekle yetindim. Mutfak tezgahında elma yıkayıp bize ikram etti. Biz elmaları yerken kitaplıktan büyük boy, ciltli bir kitap çıkartıp verdi. İngilizce taş mozayık üzerine bir kitaptı ve Mehmet Bey’in de mozayık döşerken resimleri bulunuyordu içerisinde. Harika şeyler vardı kitapta, ben kitabı karıştırırken Necdet Mehmet Bey’in fotoğraflarını çekti, Mehmet Bey de iri siyah bir fotoğraf makinesi buldu bir yerlerden, bizim fotoğraflarımızı çekti. O arada demir kapı tıkladı, Mehmet Bey;
“-Buyurun” diye seslendi. İçeriye ince, orta boylu, uzun saçlı, güzel, temiz yüzlü bir genç kız girdi. Mehmet Bey’le kucaklaştılar, Mehmet Bey kızı bizimle tanıştırdı. Kız mimarmış, Montreal’de yaşıyormuş. Altı ay önce Türkiye’ye gelmiş. Mehmet Bey’le ortak bir projede çalışıyorlarmış. Kız tuvale baktı;
“-Aa, benim mavim gitmiş” dedi, tuvalin ortasındaki yeşil kısmı göstererek. Mehmet Bey :
“-Orası yeşil olacak “ dedi.
“-Olmaz ben mavimi isterim” dedi, ses tonu çocuksulaşmıştı.
“-Kolay yine mavi yaparız” dedi hiç itiraz etmeden Mehmet Bey.
“-Ama biz de yeşili sevmiştik” dedim, kız hiç taviz verecek gibi değildi,
“-Hayır ben mavi istiyorum” dedi. Mehmet Bey yine:
“-Mavi yaparız” dedi. Vedalaşıp çıktık. İyice karanlık olmuştu. Tamirat nedeniyle delik deşik olmuş tozlu yollardan geçerek otele indik. Tam kapıdan girerken Necdet Bey aradı, gelmişti. Rüzgar havayı biraz serinletmişti. Merdivenlerden caddeye çıktık. Yeşil renkli, yerli, station wagon araba park etmiş bekliyordu.